Corbyn fenomeninin anlamı -

İngiliz seçim sonuçları adeta formel mantığa meydan okuyor. Evet, Muhafazakar Parti seçimleri kazandı, ama aynı zamanda başbakan Theresa May kendi kendine bir darbe vurmuş oldu. Muhafazakarlar 13 koltuk kaybederek parlamento çoğunluğunu yitirdi. May’ın yaşadığı bu felaket, olsa olsa, önceki muhafazakar başbakan David Cameron’ın ülkeyi Brexit referandumuna götürerek kendine yaşattığı felakete benzetilebilir.

İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn içinse tam tersi durum geçerli: 8 Haziran seçimini az bir farkla kaybeden Corbyn, aslında sandıktan muzaffer çıktı. İşçi Partisi 32 koltuk daha kazandı, ki bu raddede bir artış, geçmişte partinin Tony Blair liderliğinde iktidara gelmesinden bu yana yaşanmamıştı. Corbyn başbakan olmayacak belki, ama kendi partisinin sağ kanadına karşı elini güçlendirmiş oldu. Söz konusu sağ kanat, Corbyn’in kötü sonuçlar alacağını ve sonuçta parti liderliğini kaybedeceğini umut ediyordu.

Theresa May seçimlere gidileceğini 18 Nisan’da açıkladı. O esnada partisi parlamentoda 20 koltukluk bir farkla çoğunluğa sahipti ve üç yıl daha görevde kalma hakkı vardı; ancak Muhafazakar lider ülkeyi bir “Sert Brexit” sürecine sokmak amacıyla meşruiyetini pekiştirmek ve daha büyük bir çoğunluk elde etmek niyetindeydi.

Fırsat bu fırsattı, anket verileri iyi geliyordu. Anketlere göre May, Corbyn’e 20 puandan fazla fark atıyordu. Gelgelelim, May’in kemer sıkma temelli seçim bildirgesini kamuoyuna açıklamasıyla beraber rüzgar tersine dönmeye başladı. Bardağı taşıran damla, “yaşlılık vergisi” olarak anılan tuhaf öneri oldu: Buna göre, 100 bin sterlinden fazla servete sahip emekliler aldıkları bakım hizmetleri için ücret ödemek zorunda bırakılacaktı. May daha sonra bu öneriyi geri çektiyse de, olan olmuştu bir kere.

Bunun aksine, Corbyn güçlü sosyal demokrat tonlar içeren, İşçi Partisi’nin tarihi çizgisine yakın bir seçim bildirgesi sundu. Önerdiği reformlar -ücretsiz eğitim, kimi kilit endüstrilerin yeniden kamulaştırılması, asgari ücret zammı, esnek iş sözleşmelerinin kaldırılması, zenginlere vergi uygulanması gibi- her ne kadar asgari bir düzeyde olsa da, aslen genç bir seçmen kitlesinin umutlarını güçlendirdi. Gençler Corbyn fenomeninin hayat damarlarından biri haline geldi. Bu açıdan, Corbyn fenomeni Atlantiğin öte yanındaki Sanders fenomenine benziyordu.

Manchester ve Londra’da gerçekleşen saldırılar, bu sefer, ırkçı, İslamofobik ve göçmen düşmanı sağın güvenlikçi söylemlerini güçlendiren bir etki yaratmadı -ki söz konusu sağ cenah, Brexit kampanyası esnasında zirve yapmıştı. Bilakis, bu saldırıların ardından Corbyn’in savaş karşıtı pozisyonu güçlendi, zira İşçi Partisi lideri bu saldırıların asıl sebebinin Ortadoğu’daki İngiliz askeri müdahaleleri olduğunu vurguladı.

Hülasası, sağ cenah durumu yanlış okudu ve toplumun kemer sıkma planlarından bıktığı gerçeğini atladı; gençlik ise İşçi Partisi, daha doğrusu bu reformist partinin sol kanadı kanalıyla taleplerini ortaya koyarak ulusal politik arenadaki ağırlığını artırmaya koyuldu. İngiliz medyasında bolca “gençlik depremi” lafzı edilmesi tesadüf sayılamaz.

Anlaşıldığı kadarıyla, Theresa May, Demokratik Birlik Partisi’nin (DUP) 10 milletvekilinden destek alarak bir azınlık hükümeti kurmaya çalışacak. Bu aşırı sağcı, reaksiyoner, Protestan partisinin temel hedefi, Kuzey İrlanda’nın Büyük Britanya yönetiminde kalmasını sağlamak. Ancak DUP May’e istediği desteği verse dahi, kurulacak hükümet zayıf, istikrarsız ve kuvvetle muhtemel kısa ömürlü olacak. Halihazırda çeşitli muhafazakarların ifade ettiği üzere, May, başbakanlık koltuğunu korusa bile, Brexit sürecini yönetmek için gerekli yetkiyi almış sayılamaz.

Mart ayından bu yana Brexit geri sayımının işlemeye başlamasıyla beraber, belirsizlik artıyor. Çeşitli ılımlı varyasyonlar da içeren bir dizi senaryo gündemde – AB’yle daha fazla pazarlığa dayanan bir çıkış (“yumuşak Brexit”) gibi -, ancak Brüksel’le pazarlık içermeyen keskin bir kopuş yaşanması, ya da Büyük Britanya’nın AB’de kalıp kalmamasına dair ikinci bir referandum düzenlenmesi gibi seçenekleri hemen ekarte etmek mümkün değil

Politik açıdan, ilk bakışta, son seçimler iki partili sistemi geri getirmiş gibi görünüyor. Toplam oyların %84’ü iki ana parti arasında bölüşüldü (Muhafazakarlar %43 alırken, İşçi Partisi %41 aldı).

Liberal Demokratlar, yani Lib-Dem olarak da bilinen merkez parti, hafif bir artış kaydettiyse de, partinin kilit ismi koltuğunu kaybetti. Genel olarak, bu partinin hala, muhafazakar Cameron koalisyonuna katılmanın faturasını ödediği söylemek mümkün.

Öte yandan, Brexit’le beraber ciddi bir çıkış yapmış olan, aşırı sağcı, ırkçı ve yabancı düşmanı UKIP’ın oyları çakıldı. Parti 2015’teki %13’ten bugün %2’ye gerilemiş durumda. Seçmen tabanı parçalandı; önemli bir kısmı geleneksel sağa geri dönerken, bazı kesimler ise İşçi Partisi’nin yeniden bölüşüm politikalarının cazibesine kapılmış görünüyor.

Bir diğer mağlup ise, İskoç milliyetçileri oldu. Onlar seçmenlerinin kaydadeğer bir bölümünü Corbyn’e kaptırdılar; bu da ikinci bir bağımsızlık referandumu ihtimalini rafa kaldırmış görünüyor.

Ancak iki geleneksel partinini oylarını artırmış olması, hemen 1990’lardaki gibi bir iki partili sistemin geri döndüğü şeklinde yorumlanmamalı. Meşhur anekdottur: Margaret Thatcher 2002’nin sonlarında Hampshire kentinde bir söyleşiye katılır ve dinleyicilerden biri ona, hayatındaki en büyük başarının ne olduğunu sorar. Demir Leydi, hiç tereddütsüz cevabı yapıştırır: “Tony Blair ve Yeni İşçi Partisi. Rakiplerimizi fikirlerini değiştirmeye mecbur ettik.” İşte 8 Haziran seçiminde sonuna gelinen tablo budur.

Karşımızdaki yeni politik olgu şu: 8 Haziran seçimleri, 1990’ların başlarından beri birbirini takip eden Muhafazakar ve İşçi Partisi hükümetlerinin dayandığı neoliberal mutabakatın ölüm fermanıdır.

Sağ cenaha bakarsak, İngiltere’de neoliberalizmi tesis eden ve ülkeyi AB’ci bir çizgiye sokan Margaret Thatcher hayatta olsa Theresa May’in politikalarını hazmetmekte zorlandırdı herhalde. Bu durum, ABD’de Cumhuriyetçi Parti ve Donald Trump özelinde yaşananlara oldukça benziyor.

Ancak en ilginci, Corbyn’i İşçi Partisi’nin başına getiren sürecin bize gösterdikleri. Sandık sonrası anketlere göre, 18-24 yaş arası gençlerde Corbyn %66 oy aldı, 35 yaş altı seçmenlerin üçte ikisi İşçi Partisi’ne oy verdi. Bu eğilim zaten, gerek İşçi Partisi ön seçimlerinde binlerce gencin partiye kaydolup Corbyn’e oy vermesinde, gerekse de parti üyesi olsun olmasın Corbyn sempatizanlarından oluşan Momentum adlı ağın yayılmasında kendini göstermişti. Corbyn’in gücü, coğrafi olarak, ücretli nüfusun, güvencesiz gençlerin ve göçmenlerin ağırlıkta olduğu büyük kentlerde yoğunlaşıyor.

Burada bize cesaret vermesi gereken şey, -ister İşçi Partisi gibi yüz yıllık, ister Syriza veya Podemos gibi yeni olsun- reformist oluşumların seçim başarıları değil: Bu partiler ve liderlikleri kapitalist devleti idare etme şeklindeki eski sosyal demokrat stratejiyi güdüyor. Bunun sonuçları da apaçık ortada: Kemer sıkmayı reddeden bir hükümet kurma sözüyle başa gelen Syriza, daha altı ay geçmeden Troyka’nın kemer sıkma planlarına boyun eğmişti bile.

Devrimci sol açısından burada cesaret verici olan unsur, geleneksel partileri soldan eleştiren yeni bir gençlik kesiminin ortaya çıkması: Söz konusu gençler halihazırda Sanders ve Corbyn gibi “sosyalist” addedilen liderlerin “radikal” söylemlerinde umut buluyor.

Bu reformist varyantlara (veya onların Latin Amerika’daki “popülist” benzerlerine) yönelik umutları körüklemek, ki uluslararası solun önemli bir kısmı bunu yapıyor- sadece yeni hayalkırıklıklarına zemin hazırlıyor. Bunun aksine, bizim görevimiz, gençlerin, işçilerin ve ezilenlerin enerjisini, bu sömürü sistemine son verecek büyük bir antikapitalist kuvvetin inşasına kanalize etmek.

*

Çeviri: Başlangıç Dergi

Orijinali:

http://www.laizquierdadiario.com/El-significado-politico-del-ascenso-de-Jeremy-Corbyn-en-la-eleccion-britanica

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında