Cerablus harekatı: Öncesi, sonrası -

 

TSK’nın Türkiye’nin müttefiki olan ÖSO gruplarıyla birlikte Cerablus’a yönelik başlattığı harekat beş seneyi aşkın bir süredir dolaylı olarak müdahil olunan savaşa doğrudan iştirak safhasına geçildiği anlamına geliyor.

Bu harekat ile birlikte başlayan safhanın niteliklerini ve olası gelişmeleri tahlile Türkiye’nin değişmekte olan bölge politikasından başlamak gerek. Türkiye, Arap Ayaklanmaları’nın başlamasıyla birlikte etki kapasitesinin çok ötesinde bir ihtirasla ve siyasal islamcı bölgesel aktörlerle de işbirliği içerisinde bölgede oyun kurucu olmaya çabalamıştı. Suriye bu politikanın en bariz uygulandığı ülkelerden biriydi. Sahadaki müttefik İslamcı unsurlarla birlikte rejimin değiştirilmesi hedeflendi ancak bu politika tam anlamıyla iflasla sonuçlandı. Rejim düşmediği gibi öncülüğünü PYD’nin yaptığı Suriyeli Kürtler de askeri-siyasal örgütlenmelerini güçlendirerek Kuzey Suriye’nin önemli bir kısmına hakim oldular. 2015 Sonbaharında Rus SU-24 uçağının düşürülmesiyle de politik iflasküresel bir aktörle açık çatışmaihtimaliyle derinleşerek dibe vuruş gerçekleşti.

Nihayetinde kaçınılmaz olarak politika değişikliğine gidildi; Davutoğlu’nun başbakanlıktan alınması ile birlikte Rusya ve İsrail ile aradaki buzlar eritilmeye çalışılarak ilişkiler yeniden tesis edildi. Ardından Esad’ın geçiş sürecinde başta olmasına ses çıkarılmayacağı açıklamaları yapıldı. Şam rejimi ile gizli diplomasi kanallarının geliştirilmeye çalışıldığına dair iddialar Arap basınında yer aldı. Kürt hareketinin Suriye’de Suriye Demokratik Güçleri’ni örgütleyip IŞİD’e karşı ABD’nin taktik desteğini de alarak elde etmiş olduğu askeri-politik-diplomatik kazanımlar, bel bağlanan yerel müttefiklerin zayıflığı, izlenen mezhepçi siyasetin İran’la ezeli rekabeti husumete dönüştürmesi ve bunun yarattığı bölgesel türbülans,Kürt kurumsallaşmasının önüne geçmek için kalkan olunan IŞİD’in bizzat Türkiye’ye yöneltmiş olduğu tehdidin büyüklüğü, dahası Batı’nın özellikle de ABD’nin tüm baskısına rağmen IŞİD’e ve diğer selefi-cihatçı örgütlere karşı eyleme geçmemenin yaratmış olduğu devasa itibar kaybı, bu politika değişikliğinin arkasında yatan başlıca nedenler oldular.

Yukarıda sayılan nedenler ışığında Türkiye’nin Cerablus operasyonu ile dört ana amacı olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi sınır güvenliğinin sağlanması ve IŞİD’in sınırdan uzaklaştırılmasıdır. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” şiarıyla bu örgüte sınırda nasıl taktik destek verildiği mahkeme kayıtlarına kadar yansımıştı. Bu netameli ilişkinin husumete dönüşmesiyle birlikte bilinçli olarak kevgire döndürülmüş sınırın geçişkenliğinin azaltılması için bir süredir çaba sarf edilmekteydi. İkincisi IŞİD’e karşı ortaklaşa düzenlenen bu operasyonla farklılaşmış Suriye politikalarının ABD ile ilişkilerde yarattığı tahribatı gidermek, uluslararası alanda da cihatçılara destek veren ülke imajından kurtularak yeni bir başlangıç yapmaktır. Üçüncüsü Kürt hareketinin Suriye Demokratik Güçleri çatısı altında Afrin’i de ekleyerek Kuzey Suriye’de bir entite oluşturmasının önüne geçmektir. Dördüncüsü, ABD desteğinde bir Kürt entitesi oluşmasından tehdit algılayan İran, Rusya ve rejim ile ortak bir hatta buluşmaktır.Bu doğrultuda Azaz-Cerablus arasındaki hattın Suriyeli muhalif unsurlarca kontrol edilmesi -ki bunların arasında birçok cihatçı grup bulunmaktadır- yoluyla oluşacak bir tampon bölge bütün bu yukarıdaki amaçlara hizmet edecek gözükmektedir. Türkiye daha önce defalarca topçu desteği vererek Suriyeli muhaliflerin bu hattı ele geçirmesine yardım etmeye çabalamıştı. Ancak bu unsurların askeri imkan ve kabiliyetlerinin sınırlılığı bu hedefe ulaşılmasını imkansız kılmıştı. Bu sefer Suriye’de rekabet eden tüm önemli aktörlerin açık ve örtülü rızası alınıpTürk F-16’larının yanısıra koalisyonun  hava desteği verdiği TSK’nın zırhlı kara unsurlarının da sınır ötesi harekata katılması bu tampon bölgenin ortaya çıkma imkanını artırıyor. TSK unsurlarının kısa sürede geri çekileceği ve Suriyeli muhaliflerin denetiminde, Türk topçusunun menzilinin derinliğinde bir tampon bölge gerçeklik kazanıyor.

Bu noktada birkaç soru var: IŞİD harekatın ilk anlarından itibaren çetin bir direniş sergilemeyeceği intibasını uyandırıyor. Cerablus küçük bir yerleşim ve  Menbiç’in kaybından sonra stratejik bir değer olmaktan çıkmış durumda; savunulması da son derece zor ve maliyetli. IŞİD uzak ihtimal olsa da muhalifler ve Türkiye şehir savaşına müsait el-Bab’a yönelirse ne yapar? TSK unsurlarının çekilmesi halinde muhaliflerin denetimindeki bu bölge IŞİD saldırılarına karşı dayanabilir mi? Oluşacak tampon bölgeye Şam’ın Fethi Cephesi (El-Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi’nin yeni adı) ve onunla ittifak içerisindeki unsurların yerleşmesi halinde ne yapılacak? Bunlar hem Rusya hem de ABD tarafından terörist sayılıyor. Türkiye’nin bu gruplarla mücadele etmesi halinde nasıl bir sonuç ortaya çıkar? Bu bölgeden SDG denetimindeki bölgelere saldırılması halinde ne yaşanır?

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Başbakan Binali Yıldırım ile yaptığı basın toplantısında Türkiye ile tam bir uyum içerisinde çalıştıklarını ifade etmesi ve YPG hassasiyetine uygun davranılacağını açıklaması ABD ile pazarlıklarda yol alındığını da gösteriyor. Suriyeli muhaliflerin veya TSK’ya bağlı birliklerin Suriye Demokratik Güçleri ile çatışmasının ABD tarafından istenmediği ise Ankara’ya kırmızı çizgi olarak bildirilmiş. SDG’nin el-Bab üzerinden yani söz konusu tampon bölgenin güneyinden Afrin’e yönelme olasılığı ABD desteği olmadan düşük.

Önümüzdeki günlerde Suriye ve bölgeye ilişkin önemli gelişmeler bizi bekliyor görünüyor. Türkiye’nin diplomatik atağını, askeri gücüyle birleştirerek başlattığı hamlenin sonuçlarını kısa vadede göreceğiz. Ancak Suriye krizinin başlangıcından itibaren sürdürülen müflis AKP politikalarının yıkıcı toplumsal, siyasal etkisi hem Suriye’de hem de Türkiye’nin içerisinde daha çok uzun bir süre devam edecek. IŞİD ve cihatçılık olgusu Türkiye’nin gündeminde kalmayı sürdürecek. Özellikle de Kürt Sorunu’nun çatışmalı bir şekilde sürdüğü noktada salt kaba kuvvet ve uluslararası diplomasiyle sosyal-etnik bir sorunun çözülemeyeceği hakikati her gün acı yüzünü bize gösterecek.

İşte bu nedenle ve bütün zorluklara karşın Türkiye ve bölge halklarını daha da derin kamplaşma ve çatışma ortamına sürükleyecek her türlü maceracı girişimin, askeri müdahaleciliğin karşısında durmaktan, savaş karşısında barışı savunmaktan çekinmemeliyiz.

Başlangıç – 25.08.2016

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar