Cem Küçük’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği ve İslamcılık -

Bir infialdir gidiyor İslamcı mahallede: “Cem küçük #AllahBüyük.” “Reis”in en önemli medya müdafilerinden olan Küçük’e neden peki bu tepki?

Küçük’ün televizyonda neredeyse her gün çıktığı akşam programlarından birinde referandum değerlendirmesi yaparken söylediği sözler. Mavi Marmara gemisinde olanlara “manyak” demesi ve dahası onları “Radikal İslamcılık” ile kodlaması sosyal medyada çığ gibi büyüyen bir tepkiye yol açtı. Özellikle İslamcı cenah Kemalizm, Batı ve 28 Şubat tarafından kullanıldığına inandığı ve kendisine karşı düzenlenen saldırıların bir bahanesi olarak algıladığı “Radikal İslamcı” kodlamasından en az “manyak” küfrü kadar rahatsız oldu. Zira mevcut düzen ve Erdoğan ile “zor” ve netameli bir ilişkileri var. Kendi mahalleleri saydıkları mahfillerde kendilerine karşı bu tür açık eleştiriler bu netameli ilişkinin iki ucu keskin bir bıçak olduğunu yüzlerine vuruyor. Tepkinin asıl nedeni bu. Bu da tepkiyi bir infiale dönüşmesine vesile oluyor. Bunun için biraz bu netameli ilişki üzerinde durmak gerekiyor.

Mevcut düzen yerine İslami esaslara dayanan Şeri/Kurani bir rejim kurmak isteyenlerin ve bu yüzden Radikal İslamcı olarak da tanımlanabilecek bir cenahın AKP ile ilişkisi bu temel iddiaları ile açıktan çelişkili bir durum. AKP sadece solcular için değil, önemli sayıda İslamcı entelektüel için de muhalif İslami unsurların, örgütlerin, cemaatlerin, derneklerin, vakıfların düzene entegrasyonunu imliyor. AKP’nin uzun iktidarı kendilerini rejim ve düzen karşıtı olarak tanımlayan İslamcıları iki cami arasında binamaz bırakıyor.

Kendilerine sorsanız bunun muhtelif sebepleri var. Çokça itiraf ettikleri gibi bunun başlıca sebebi ikbal kaygısı ve kişisel çıkar hesapları. İktidarın nimetlerinden faydalanmak isteyen birçok unsur AKP ile bütünleşmiş durumda. Ancak altı çizilen ikinci sebep ise daha önemli: gündelik hayatın ve devlet politikaların muhafazakarlaşması ve İslamlaşması. İslami referansların devlet eliyle yaygınlaştırılması. AKP’nin kendilerine açtığı alanın önemini teslim eden bir itiraf bu. Bunun bedelinin ise “devrimcilik” iddialarının terk edilmesi olduğu açıktan söylenemiyor tabii. Siyasi çatışmalarda devletleşen AKP’ye karşı gelinemediği için yapılan siyasi mücadele daha çok ona seslenerek daha fazla İslamileşme talep etmek oluyor. Yani “bağımsız” olduğu iddia edilen bir yerden “yapıcı” eleştirellik. Ancak bu konum AKP’nin Batı karşıtı söylemi tavan yaptığında biraz tatmin olurken Batı ve özellikle İsrail ile her yakınlaşma bu kesimi zora sokuyor. Zira açıktan bir destek verilmiş durumda.

Tam da bu noktada yine AKP ve Erdoğan arasında bir ayrıma gidildiği gözleniyor. Aynen son referandum sürecinde olduğu gibi. AKP’de meydana gelen kötülükleri Erdoğan’ın kötü çevresine bağlayan, AKP’deki İslamcı olmayan menfaat şebekeleri ile ilişkili gören bu bakış “reis”i de yalnız adam olarak kabul ediyor. Aslında istediği ve talep ettiği pozisyon da etrafındaki onu da düşünmeyen dalkavuklar yerine kendilerinin istihdam edilmesi belki. “Evet” kampanyası yürüten İslamcı cenah referandumu Erdoğan’ın oylanması olarak algıladığı ve AKP dönemini düzene entegrasyondan çok, bir kazanımlar dönemi olarak gördüğü için 16 Nisan’da Reis’in arkasına geçti. Burada anlatılan daha uzun bir yazı gerektirdiği için bu cenahın pozisyonunu özetlemek için bu kadar yeter sanırım.

“Bana mı sorup gittiniz?”

Ancak onlar için sıkıntı bizzat Erdoğan’ın istemedikleri politikaları açıktan ve üstüne basa basa savunduğu zamanlarda ortaya çıkıyor ve gizlenemez bir hale geliyor. Bu tip bir durum 2016 yazında İsrail ile yakınlaşmanın tekrar başladığı ve Erdoğan’ın Mavi Marmara için “Bana mı sorup gittiniz?” dediğinde ortaya çıkmıştı.i İHH’nın eleştirel açıklaması üzerine de damardan Reisçilerle İslamcı cenah yine karşı karşıya gelmişti. Yani bu mahallede “Reisçiler” ile “Pelikancılar” dışında zaman zaman açığa çıksa da “İslamcılar” arasında da bir gerilim mevcut. 2016’da tabii ki bu mahallenin en önemli örgütlerinden bir tanesi olan İHH Erdoğan karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Çünkü bu mahallede Reisi açıktan eleştirmek çok mümkün değildi ve sırası geldiğinde bunun ne kadar tehlikeli bir iş olabileceğini bu mahalle de tecrübe etmeye başlayacaktı. Özellikle FETÖ karşıtı takibatın, bu mahallede desteklense de, bir tür “cadı avına” dönüşmüş olduğu da kabul ediliyor.

15 Temmuz darbe girişimi radikal İslamcılarla AKP arası ilişkide önemli bir kırılma noktası oldu. Radikal İslamcı cenah 15 Temmuz “direnişinden” (bu süreçte sokakta oynadıkları rolden dolayı) kendi konumlarının iyileştirilmesini istedi, ama aynı anda birçok yakınını da cadı avına kurban verdi. Özellikle KHK konusunda yaygın bir huzursuzluk ortaya çıktı. Bu huzursuzluğun ana eksenini toplumsal olarak ilişkide oldukları kesimlerin çıkarlarını zora sokan KHK’lar gibi mevcut politikaları eleştirememeleri oluşturuyordu. Zira Reise ihanet ettikleri ve FETÖ’cü olabilecekleri iddiası Demokles’in kılıcı gibi sallanıyordu tepelerinde. Artık eskisinden daha zordu mevcut politikaları eleştirmek ve “bağımsız” bir eleştirellikte durmak. Bir de her geçen gün referandumda olduğu gibi “evet”çi ve daha fazla “Erdoğan”cı oluyorlardı. Erdoğan’a AKP içinde bile başka kurtuluşçu bir misyon yüklüyorlardı. Kendisi değil, çevresi kötüydü ancak.

İşte Cem Küçük’ün sözlerinin bir infiale yol açmasının sebebi tam da bu ortam ve yarattığı ruh haliydi. İçinde bulundukları sıkışmışlık ve düzene yamanma durumu, Erdoğan’ı eleştirememenin yarattığı birikme, Küçük’e karşı patlamış oldu. Daha önce Mavi Marmara için “Bana mı sordunuz?” diyen, Ayasofya konusunda “Önce bi’ Sultanahmet’i doldurun bakalım” diyen Erdoğan’ın kendisiydi. Çevresi değil. Yine birçok konuda olduğu gibi İsrail ile yakınlaşma gibi konularda da asıl karar verici Erdoğan’ın ta kendisiydi. Erdoğan’a ancak çok dolaylı ve kibar yorum yapmak zorunda kalan bu çevreler içlerinde biriktirdikleri tepkilerini Küçük benzeri şahsiyetlere yöneltiyorlar.

Oysa AKP ve Erdoğan’ın düzene entegrasyonunu aşırı bir yorum kabul eden bu çevreler yaşanan problemleri bir takım arızi ve kişisel problemlerden kaynaklı kabul ediyorlar. Geleneksel cemaatler gibi politikaya mesafeli durmak da istemeyen, tam tersi İslami bir siyaset inşa etme iddiasında bulunan bu cenah, devleti ve yeni resmi ideolojiyi karşısına alamadığı için tam anlamıyla bir politikasızlık ve söylemde kalan bir iddiaya saplanmış durumda. Bu batakta debelenme de Çar’a seslenmeye çalışan Rus köylüsü misali kendisini eylemsizliğe hapsediyor.

Bu cenahın kaçırdığı, Reislik düzeninde asıl olanın biat ve itaat olmasıdır. Onun için kendilerinin yalakalık olarak gördüğünün başka mahfillerde değişik algılandığı daha olasıdır. Yine sosyal medyada dönen tartışmalarda azımsanmayacak bir kesimin “Cem Küçük hata yapmış çıkar özür diler, ayrıca bu adamdan başka da ekranlarda cesurca konuşan yok” yorumları yapması, “radikal” İslamcıların mahallede işlerinin kolay olmadığını da gösteriyor. Tam bu ortamda Mavi Marmara ile 15 Temmuz ruhunun aynı ruh olduğunu vurgulamak ya da Star gazetesini Cem Küçük kovulana kadar almayacağını ilan etmek bu zayıf konumlarının bir itirafı sadece.

Bundan dolayı son tartışmayı da genel olarak, “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” tabirinin kötü ve acınası bir örneğinden başka bir şey olarak görmemek gerekir.

i Y. Doğan Çetinkaya, “İHH, Erdoğan ve İslamcılık,” http://baslangicdergi.org/ihh-erdogan-ve-islamcilik/ (3 Temmuz 2016)

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında