Büyük siyaset, kitle bağları ve siyasal öznellik sorunu -

Çalkantılı ve baş döndürücü süreçlerden geçiyoruz. İçinde bulunduğumuz ağır baskı ve saldırı dönemi yönlendirici-temsil edici bir iradenin varlığını zorlaştırıyor. Bu koşullarda biraraya gelmiş en küçük birimlerin bile güçlerinden ve gerçeklikten azade bir “parti – merkez” gibi davrandığını görüyoruz. Bu, “korkmuyoruz ve buradayız”ı gösteren bir irade beyanı dışında bir konumlanma ve bunu açıklıkla görmek gerekiyor. Tüm olanlar arasında öncelikli sorunun -en genel anlamıyla- sol muhalefetin içe dönük bir çizgide mi ilerleyeceği yoksa kitlelere açık, dışa dönük bir politik hattı kurmanın yollarını mı arayacağı olduğunu ortaya koymak gerekiyor.

İktidarın – devletin bizleri hapsettiği ve sınırlarını çizmekte avantajlı olduğu “büyük” siyaset sahnesinde, genelde, anlık tepkiler ve söylemler geliştirmek dışında bir “öznellik” yaratamıyoruz. Sol muhalefet kendi gündemlerini oluşturmada ve yaygınlaştırmada uzun bir süredir pasif bir reaksiyonerlik içinde. Kendi içine kapanma refleksi gösteren, kendi bildiği ve ezberlediği eylem repertuarını tekrar eden bir pratik içinde. Buna karşın, toplumsal alandaki huzursuzluğu, belirsizliklerin getirdiği kaygıyı, farklı konumlanmaları görmemek imkansız.

Solun kendi bahçesinde, kendi kendine geliştirdiği söylem ve programların ne kadar bir etkiye sahip olacağını, ileriden bugüne bakarak düşünmek zorundayız. Bahçe küçük, yeşermesi ya da kuraklaşması çevresine bağlı. Toprağı ve suyu ortak, besleneceği topraklar tek başına bağımsız değil, toplumsal olanla çevrili.

Referandum sonuçları ve faturayı önceden kesmek

Muhalefet cephesinden, referandum sonuçlarına dair hala etraflıca ve hak ettiğince bir değerlendirme yapılmadı. Aynı zamanda serin kanlı biçimde tartışma ve daha önemlisi bunları olgunlaştırmaya olanak veren bir süreç yaşanmadı. Ne yerellerde ne daha merkezi siyaset platformlarında ne de analiz-teori düzeyinde hak ettiği yeri bulan bir siyasal süreç yaşandı. Rejim değişikliği-faşizm söylemlerine gömülen ve uluslararası siyaset sahnesine odaklanan analizlere rağmen, referanduma dair değerlendirmeler anket şirketleri gibi profesyonel meslek kurumlarına bırakıldı. Birkaç hafta üzerine yazılan çizilen değerlendirmeler dışında, herkes “ilgi alanları”na döndü. Siyasal-teorik bir hat ve politika üzerine tartışma ve buluşmalar yapılmadı.

Oysa referandum sonuçları, Türkiye’deki siyasi haritanın değiştiğini gösteren önemli bir tablo ortaya koyuyor(du). Bu sınırların ne kadar kalıcı ve değişken olduğu elbette ki tartışmalı. Ancak var olan durumun kendisi üzerinde, potansiyeller üzerinde durulmadı. Yapılacak ve söyleneceklerin faturası önceden kesildi.

Otoriter, yıkıcı karaktere bürünmüş bir iktidarın ve sabıkalı bir devletin neler yapacağını öngörmek ve tahmin etmek pek çok kesim için sürprizlere açık değil. Fakat burada dikkat çekici olan, yangın alarmıyla hatırlatılan bu gerçeklik karşısında neler yapılabileceğine dair eş biçimde mesai harcanmaması. Ve var olan enerji ve potansiyellerin, ya da nasıl yaratılabileceklerinin konuşulmaması.

Sürekli faşizm, ıskalananlar ve sembolik siyaset

Siyasette sembollerin, sembolik kazanımların çok önemli olduğunu biliyoruz. Referandumda İstanbul, Ankara ve İzmir gibi kentlerden hayır çıktı ve iktidar ilk defa çoğunluğunu kaybetti. Bu anlamda bütün büyük kentlerin kaybedilmiş olması önemli bir başlangıç noktası olarak görülebilir. Üstelik Üsküdar ve Eyüp gibi semtlerden hayır çıkması biz farkında olmasak da iktidar için önemli bir sembolik kayıp anlamına geliyor. Mesele, meşruluğun muhalifler nezdindeki durumu değil sadece, tam da iktidarın kendi mahallesinde yaşanan bir “olay” olması anlamında da kayda değer. Bu olayın ilgiye mazhar görülmemesi ve siyasete sıfır toplamlı bir oyun olarak bakılması, pratiğin yarattığı kimi olanaklara itibar etmemek anlamına da geliyor.

Değişen güncel siyasi haritalar toplumsal alandaki ve yerellerdeki değişimlere işaret ediyor. Fakat hayır’ın nedenleri, bunun sürekliliği, toplumsal alandaki çatlaklar ve çelişkiler üzerine “kafa patlatılmaya” değer bulunmuyor. Öncelikler, faşizm karşısındaki aciliyet adına belirleniyor.

Referandum sonrasında gündeme gelen KHK mağduriyeti çok kısa bir süre içinde, henüz sol içi tartışmalar tüketilmeden tüm süreci bütünüyle kapladı. Söylemeye gerek yok, elbette ki KHK meselesi ve operasyonlar toplumsal alandaki huzursuzluğun en büyük nedenleri arasında. Ancak bu sorunun ele alınış biçimi, nasıl gündem edileceği ve nasıl toplumsallaştırılıp yaygınlaştırılabileceği konuşulmadı. Daha da önemlisi bu konuşmaların yapılacağı kanalların nasıl ve nerelerde oluşturulacağı yeterince tüketilmedi.

Referandum sonrasındaki hazırlıksızlık ve hızla gelişen gündemler ise, sadece kampanya ve seçim odaklı bir siyasal programın ve pratiğin sorgulanması gerektiğini gösteriyor.

Yangın alarmı altında oluşturulan “biz”

Son yıllarda yaşadığımız kayıplar ve acılar ortada. Sarıldığımız, kokladığımız arkadaşlarımızı kaybettik. Yasımız ve kayıplarımızın bizleri biraraya getirip tuttuğu dönemlerdeyiz. Ancak ‘bizi’ oluşturacak, üretici politikalar geliştirmeye olanak sağlayacak başka şeylere ihtiyacımız var. Bunları sürekli karşıda duran devlete-iktidara karşı değil, aynı zamanda içinde bulunduğumuz toplumsal alanda da üretebilmeliyiz.

İçinden geçtiğimiz koşulların aciliyetinde, nasıl bir politik hat izleneceği ve nasıl bir pratik içinde olunacağı hayati bir mesele. Aynı zamanda, saldırı – baskı ve yok sayma karşısında sürdürdüğümüz “biz”in kendisini kurucu biçimde nasıl yeniden oluşturacağımız meselesi de daha açıklıkla tartışılabilir. Kuşkusuz bunun tek ve basit cevabını bulmak mümkün değil. Ancak farklarımızı ortaya koymak ve yeni bir dünya ve toplum düşünde alternatiflerimizi yaratmak da mücadele edilmesi, mesai harcanması icap eden alanların başında geliyor. Bunun pratik koşullarının nasıl ve hangi araçlarla ve nasıl örgütlenmelerle gerçekleştirileceğini yeniden düşünmek gerekiyor.

Siyasal hat yoksunluğu ve belirsizlikler

Sadece iktidarın değil topyekün bir devletin şiddeti, siyasetin sürdürücü unsuru haline gelmiş durumda. Üstelik bu şiddet sadece muhaliflere yönelik bir yön izlese de toplumun tümünün buna tanık olduğunu biliyoruz. Kitlelerin bencillikle malul olduğu, kendi işine ve hayatına baktığı değil; belki de korktuğu, huzursuz olduğu, daha kötüsünün olacağından kaygı duyduğu durumlardan söz edilebilir. Hayır oyu verse de, hayır’ın çoğunluk çıkacağına inansa da nasıl bir Türkiye’de hayatına devam edeceğini ve uzun vadede sorunların nasıl çözüleceğini öngöremeyen geniş bir çoğunluk var. Meselenin hukukla, temsili demokrasiyle, var olan sistemle çözülmeyeceğini, ama sokağa inerse de büyük bedeller ödeyeceğini düşünen bir kitle…

Gezi ile sokağı ve ardını görmüş, 7 Haziran ile temsili demokrasinin sınırlarını fark etmiş, 15 Temmuz sonrası ve 16 Nisan’da bir kere daha hukukun nasıl işle(me)diğine tanık olmuş bir toplumdan ve bir toplamdan bahsediyoruz aynı zamanda. Diğer taraftan siyaseti genel olarak komplo teorileriyle okuyan yaygın bir anlayıştan da bahsedilebilir. Somut sorunları, haksızlık ve adaletsizlikleri bölünme – parçalanma fobileriyle arka plana atan, sürekli “büyük resme” işaret eden, sözde Batı karşıtlığıyla milliyetçi duygulara seslenen, fakat aynı zamanda toplumsal huzursuzlukları yok sayıp rasyonalist – çıkar eksenli bir bakışı öne çıkaran siyasal bir anlayıştan…

Bu koşullarda sol tarafından henüz etraflıca ve derinlikli bir program, siyasal bir hat ortaya konmuş değil. Elbette ki kolay değil. Baskılara karşı durmak ve ayakta kalmaya çalışmak bir varlık savaşına dönüşmüş durumda. Ancak bu meseleler de varlık savaşına içkin. Siyasal hat belirsizliğinin sonuçlarını belki de bundan sonra daha fazla hissedeceğiz. Örneğin hayır meclisleri de böylesi sonuçları deneyimliyor.

Hayır meclisleri ve büyük ayakkabıları

İstanbul’un farklı ilçelerinde varlık gösteren meclisler, oldukça heterojen yapılara sahipler(di). Referandum sonrasında ise daha sınırlı kadrolarla daha homojen bir yapıya evrildiler. Meclisler gündemlerin yakıcılığında, merkezi alınan kararlara ve çatı örgütlülüklere meylettiler.

İlçe – semt adlarıyla tanımlı hayır meclisleri, adlandırılmalarından azade, yerelle bağı sınırlı politik amaç ve işlevler yüklenen, aslında ne oldukları net olmayan topluluklar olarak duruyor. Meclisler; siyasetin üretildiği, yerelden demokrasi pratiğinin deneyimlenebileceği ya da eksik – gedik de olsa yeni birlikteliklerin kurulabileceği bir zemin olarak tasavvur edilmiyor henüz. Semt meclislerinin ne olduğu, katılımcıların kimler olacağı, meclislerde nasıl bir işleyiş ve hukuk olacağı gibi (karar alma süreçlerinden geliştirilen önerilere kadar) temel konulara dair herhangi bir uzlaşının olmadığını görüyoruz.

Toplumsal muhalefetin dağınık, iradesiz ve merkezsiz olduğu içinden geçtiğimiz süreçlerde, çarpıcı biçimde meclislere büyük ayakkabılar biçiliyor. Mevcut durumu bütünüyle değerlendiremeyen, meclislerin kitle bağlarını ve bu anlamıyla taşıdığı temsiliyeti yok sayan siyasal amaçlarla yüklü bir yol beliriyor. Hayır meclisleri kendi bulunduğu semtlerde yerele dokunmaktan ziyade büyük siyaset sahnesine – devlet katına hitap eden gündemlere ağırlık vermeye başlarken, tıkanıklıklar da yaşamaya başlıyor. Semt meclislerinin kendi gündemlerini ve eşgüdümünü sağlamasına ket vuran kararlar ve dar kadrocu perspektifler ise olumsuz etkiler yaratıyor. Mevcut koşullar ‘ortalama’ bir insanın katılım gösterip barınabileceği bir biçimde oluşmuş değil henüz.

Oluşturulan birlikteliklerde, aylarca toplantılar yapıp bir araya gelmiş insanlar arasında karşılıklı değişime – etkiye açık bir ilişki kurulamaması söz konusu oluyor. Dahası yerelle bağların, yerelin bilgisini edinmenin öncelikli görülmediği acil siyasal gündemler enflasyonu oluşuyor.

Canhıraş biçimde çalışan, meclislere gücünü veren ve özveri gösteren kadrolar ise “öncü” durumuna geçmiş oluyor. Referandum sürecine katılan kesimler ise şimdilik geriye çekilmiş durumda. Çevreye, gündelik hayatlarına… Hayır meclisleri de solun kendi içinde konuştuğu bir ilişkiler bütününe dönüşüyor.

Yaygınlaşan faşizm tahlilleri iktidarın – devletin ne olduğunu söylüyor ancak karşısında kurulacak politik hattın ve programın ne olduğunu tam olarak söylemiyor aslında. Yapılan haksızlıkların ve gerçeklerin tüm çıplaklığıyla öne çıkarılmasıyla oluşacak bir öfke – vicdan patlamasının vakti bekleniyor. Yani siyasal pratik, kurulan ilişkilerden değil daha çok “seslenmeler”den oluşan bir biçim alıyor. 

Siyasal öznelliği yukarı değil aşağı bakarak kurmak

Referandum süreci dış güçler, onlarla bağlantılı “iç” düşmanlar, büyük hesaplar, Suriyeleşme fobisi gibi konspiratif ve komplocu bir siyaset üzerinden yürütüldü. Bildiğimiz gibi militarist-milliyetçi öğeler (semboller, dil, kavramlar, duygular) öne çıktı. Siyaset yukarıdan, vatan – devlet katında, hatta uluslararası sahada fakat tam da toplumsal sorunların ve gündelik hayatın yakıcılığından uzakta yapıldı.

Toplumun büyük bir kesimi devlet – yönetim katındaki rejim değişikliğine, tek bir kişi etrafında cisimleşen otoriter bir rejime karşı geldi, fakat haksızlıklar karşısında “sınırlı” bir tepki gösterebildi. Bunun pek çok sebebi olabilir. Hayır ittifakının bileşenlerinin sokaktan imtina etmesinden, geniş kitlelerin devletin sopasını deneyimlemiş olmasına; hukuk ve işleyişe olan güvensizlikten, alternatif bir siyasi irade boşluğuna kadar…

Pek çok şeyin ayan beyan biçimde işlediği ve bilinir olduğu garip bir açıklık, şeffaflık dönemini yaşıyoruz. Tüm bir kurumlar sistemi ve bürokratik ağlarıyla devleti oluşturan mimari, hukuksuzluk, güç mücadeleleri ve sermaye ilişkileri bildiğimiz anlamda gizlenmeye – öyleymiş gibi yapılmaya gerek duyulmadan sahnede. Demokrasi, hukuk, adalet gibi mefhumların neredeyse “naif” birer temenni olarak yer aldığı ve bundan sonra işlerin nasıl düzeleceğini bilmeyen genel bir bakış açısından da bahsedilebilir. Bunu büyük bir karamsarlık ve her şeyden vazgeçiş olarak okumak çok kolay değil, belki bir belirsizlik ve köşeye çekilme hali.

Seçmediğimiz, belirlemediğimiz bir oyun sahasında, kendi belirlemediğimiz kurallarla oynamanın sınırlarını da yaşıyoruz. Geldiğimiz noktada hassas duygulara ve vicdana seslenen, gurur okşayan söylem ve eylem biçimlerinin köşelere ulaşıp harekete geçirmeye yetmediğini görüyoruz.

Var olan dağınıklık ve aciliyet hissi pratikler üzerinde belirleyici sonuçlar yaratıyor. Sürekli bir eylem ve kampanya süreci, hızına yetişemediğimiz bir olağanüstü haller durumu…Yerli yerlince konuşulmayan ve hakkı verilmeyen gündemlerle birlikte, kendi içinde konuşma ve kendine konuşma hali… Oysa alarm zilleri altındaki seslenişlerin ötesine geçmeye ihtiyacımız var. Politik hatları kurmak için siyasal teorik – programatik tartışmalar yapmak, dağınıklıkla ve ezberlerle malul, yeni duruma uyarlanamayan siyasal kavramsallaştırma ve formülsüzlükleri bir kenara bırakmaya açık olmak gerekiyor. Sürekli bağlar kurmaya ve daha az ezberle ortak ve genel olana hitap etmeye ihtiyaç var.

Böylesi bir ritmin geniş ağlara yayılması ve daha katılımlı olması ise fiilen dönüşen “öncülük” halinin dar – kapalı dünyasını aşmakla mümkün. Anlık, bugünün aciliyetine bakan, kısır döngülü bir siyasal hattın dışına çıkmanın yollarına bakarak ilerlemek önemli duruyor. İçinden geçtiğimiz süreçler zorlu olmakla birlikte yeniden yapılanma, düşünsel ve örgütsel anlamda yeni arayışlar, yeni pratikler ortaya koymak için de bir zemin olarak görülebilir. Geniş kesimlerin dahil edilebileceği, ezberlerin dışında işler yapmak ve ağlar kurmaya çalışmak gibi başlangıçlara ihtiyaç var.

Siyasal öznelliği yukarı değil aşağı bakarak kurmaya, büyük siyaset sahnesine hitap ederek aciliyetle, reaksiyoner biçimde değil gündelik – mekansal alanlarda kurucu biçimde oluşturmaya ihtiyaç var.

Olağanüstü hallerde kökler salmak

Büyük siyasetin görmezden geldiği, somut gündelik hayata değen konuları, sorunları, durumları ve ilişkileri gündemlere dahil etmek ve siyasete içkin hale getirmek için çabalamak önemli duruyor. Sözgelimi demokrasi sorununu ve rejim değişikliğini, dolaylı ama somut olarak hayatlarında yaşayan insanlarla bağlar kurarak, temas ederek gündem etmek. Yorucu kent koşulları, her yeri işgal etmiş inşaat makineleri, kazılan çukurlar, yapılan metrolar, zorlaşan hayat koşullarında fakirleşen kitleler, iş bulamayan gençler, ayakta kalmaya çalışan boşanmış kadınlar, yüksek kiralar ödeyen çoğunluklar, borçlu kalarak hayatını idame ettirebilen geniş kesimler, güvencesiz – esnek ve ağır iş temposuna ayak uydurmaya çalışan yığınların hayatlarına değen biçimde ilerlemek…

Belki de tüm bu olağanüstü haller içinde olağanlığımızı yaratmak, köklerimizi kurmak gerekiyor. Belki daha az kavramla, daha az gösterenle, “mutlu ve kısa süreli” aktivizm anlarını belki daha az görerek, “gösterişsiz” ama kalıcılığı ve sürekliliği olan yaşam biçimleri ve ilişkiler kurmaya çalışarak… Ve siyasetin sahasını mümkün olduğunca genişleterek…

 

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında