Bu Sefer Uşak Değil, Peki Ama Katil Kim? – Görkem Akgöz -

 

Dün gece biz uyurken, hayattayken kendisini sürekli döven bir erkek tarafından öldürülen Deniz Aktaş’ın cesedi bu satırlar yazılırken soğumaya devam ediyor muhtemelen. Özgecan ilk değildi, erkeklerin öldürdüğü kadınlardan sadece biriydi; son olsun dedik son olmayacağını bilerek. Sonrasında Antalya’da Hüsne Aslan otomobille ezilerek, Diyarbakır’da Meryem Yılmaz bıçaklanarak öldürüldü… Onlardan önce, onlardan sonra, şimdi tam şu anda erkeklerin katlettiği kadınların öldükleri noktaları birbirine bağlasak, Türkiye haritasını kaplayan, sık dokunmuş bir kadın katliamı ağı olacak gördüğümüz.

Bu kadınların her birinin adlı sanlı katilleri var ve bu katillerin açık isimlerini, resimlerini paylaşmak, katilin kimliğini baş harflerin arkasına gizleyerek korurken, kadının kimliğini bir mağduriyet pozisyonuna hapsederek açık eden medya karşısında doğru bir tutum. Fakat Deniz’in katlinde, en az kendisini başından ve kalbinden vurarak öldüren sevgilisi Lokman Barış Çelik’in rolü kadar rol oynayan başka şeyler var. Deniz’in cesedi erkek devletin bir taraftan kendi elindeki kanı saklarken, diğer taraftan yarattığı “cani erkek” imgesi üzerinden kadın katliamını nasıl görünmez kıldığını olanca açıklığıyla ortaya seriyor. Açıklayayım.

Bugünlerde Türkiye siyasetinin en yakıcı konularından biri İç Güvenlik Paketi’nin temel haklar ve özgürlükler alanına getirdiği yeni düzenlemeler. Tasarıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü, kişi güvenliği ve özgürlüğü, özel hayatın gizliliği, yaşam hakkı gibi alanlarda yeni sınırlamalar getirilirken, kolluk güçlerine verilen yetkiler artırılıyor ve bu yetkiler yargı erkinin müdahalesine gerek kalmaksızın kullanılır hale getiriliyor. Bununla birlikte, toplantı ve yürüyüşlere katılma konusunda ceza hükümleri ağırlaştırılıyor ve yeni cezalar getiriliyor. Bundan sonra olacaklara somut örnekler verelim: Yürüyüş esnasında polisin canı isterse üstümüzü, eşyalarımızı, aracımızı hâkim veya savcı kararına gerek olmadan arayabilecek. Bir gösteri yürüyüşünde suç sayılan fiilleri işlediğimiz iddiasıyla 48 saate kadar hâkim önüne çıkarılmaksızın gözaltında tutulabilmemiz mümkün olacak. Havai fişek, sapan, demir bilye, taş, sopa, demir ve plastik çubuk, poşu gibi maddelerle toplantı ve gösteri yürüyüşüne katıldığımızda, 2,5 yıldan 4 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanacağız. Soğuktan korunmak için atkı ya da poşu, polis şiddetinden korunmak için gaz maskesi taktığımızda 3 yıl hapisle cezalandırılacağız. Ezcümle: Güvenliğimizden sorumlu polis gitgide güvenliğimize en ciddi tehdidi oluşturmak üzere gerekli yetkilerle donatılıyor.

Peki bütün bunların kadın katliamıyla ne ilgisi var? Dün gece biz uyurken, Deniz hayattayken –Deniz daha 20 yaşında, hayattayken derken uzuunn uzuuunn yıllar gelmesin aklınıza- kendisini sürekli döven sevgilisiyle saat 04:00 sularında kavga etmeye başlıyor. Deniz çok akıllı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşegül İslam’ı dikkatle dinlemiş belli ki, çığlık çığlığa bağırıyor. Deniz’in çığlıklarını duyan komşuları çok duyarlı, kadına yönelik şiddeti kolluk kuvvetlerine bildirmeleri gerektiğini biliyorlar, vatandaşlık görevlerini yerine getiriyorlar. Polis atak, kısa sürede olay yerine varıyor. Fakat kapı kilitli. Poşu takıp kadın eylemine, 1 Mayıs mitingine gitsek iç güvenliği sağlamak adına yukarıda saydığım tedbirlerin ve yaptırımların tümünü uygulamaktan kaçınmayacak, ancak kendisini ne yazık ki henüz içeride çığlık çığlığa “Beni kurtarın!” diye bağıran bir kadının olduğu eve kapıyı kırarak girmeye yetkili hissetmeyen polis, mahir hırsızların kredi kartıyla kanırtarak açıp girdikleri daire kapısının önünde Deniz’in çığlıklarını dinleyerek bekliyor. Saat 05:00 sularında, Deniz’in çığlıkları üç el silah sesiyle son buluyor. Erkekler bu ülkede kadınlara hiç ateş etmedikleri için doğal olarak silahın havaya sıkıldığını düşünen polis, nihayet içeriden bağırtı gelmemesinden işkillenince saat 06:30 sularında içeri girip Deniz’in kim bilir ne kadar zaman can çekişmiş bedeninin ölüsünü buluyor. Bilirsiniz, Türk polisi yakalar, Deniz’in katili de yakalanıyor, şu an itibariyle elimize Özgecan’ın katillerinden birinin “Adalet Mülkün Temelidir” yazısının önünde çektiği türden bir selfie’si geçmediği için kendisi afiyette midir bilemiyoruz.

Evli olmadığı bir adamla “dost” hayatı yaşayan 20 yaşındaki bu hiç de makbul olmayan kadının kendi katlinin gelişini haykırarak haber vermesine rağmen, yardımına içimizden biri koşsa yapabileceğimizden fazlasını yapmadan orada öylece bekleyen polis kimdir? Hayır ismini ya da isimlerini sormuyorum, kimdir bu vatandaşlar karşısında zor kullanma yetkisi devlet tarafından meşru bir hak olarak tanımlanmış ve dahi genişletilmeye çalışılan bu toplumsal özne? Bir kadının yardım çığlığı onun tarafından nasıl duyulmaktadır ya da duyulmakta mıdır? O kadının başına gelenleri hak ettiği, kim bilir gecenin o saatinde o adamla ne işi olduğu, kendi karısı kızı evinde mışıl mışıl uyurken bu kadının hangi yollardan geçerek kendini bu evde bulduğu zihninde nasıl cevap bulmaktadır? Hadi diyelim kadın bütün bu testlerden geçti ve “makbul kadın” mertebesine ulaştı. Bu kadının kendisine şiddet uygulayan adamla ilişkisinin boyutu nedir? Özel hayatın gizliliğini iç güvenliğin bekası uğruna feda etmekten çekinmeyeceğinden hepimizin adımız gibi emin olduğumuz polisin, görevini yapan bir kolluk kuvvetinden “bir erkeğin özel hayatına müdahale etmek suretiyle onun karısıyla/sevgilisiyle arasına girmek”ten çekinen bir “nezaket timsaline” dönüştüren nedir? Ölmeden birkaç gün önce sosyal medyada “Anlayana” notuyla kadına yönelik şiddeti eleştiren paylaşımlar yapan Deniz’in, yıllardır dayak yemesine rağmen koruma için başvurmadığı savcılık makamı ile, Deniz’i öldürdükten sonra annesini arayarak “Kızını öldürdüm, haberin olsun” diyen adamın götürüldüğü savcılık makamı aynı kurumsa eğer, buradan kadınlar için nasıl bir adalet çıkabilir? Deniz’in annesi kızını kapıda bekleyen polislere rağmen öldüren katil şu an gözaltında diye kendini bir kadın olarak güvende hissedebilir mi?

Özgecan’ın katlinden sonra yaşadığımız sinir boşanması çoğumuzun gündelik hayatında depresyon belirtilerine dönüşürken, çevremizdeki “anlayışlı” ve “duyarlı” erkek arkadaşlarımız tarafından dostça uyarılıyoruz: “Ama sen de çok içselleştirdin, kapıp koyverme kendini, toparlan biraz artık.” Erkekler anladıklarını iddia eder, eril tahakkümün varlığına ikna olduklarını söylerlerken, tesadüfen hayatta kalan kadınların teşhir ve protesto ettikleri cinsiyet eşitsizliği ve eril tahakkümün bin bir mekanizması, siyasetin büyük meselelerinin yanında hızla gündemde arka sıralara itilir. “Erkek devlet, yıkacağız elbet!” sloganlarıyla sokaklara çıkan kadınlar, siyasetin her zaman daha bilinçli ve rasyonel aktörleri olan erkekler tarafından düzen karşıtı slogan atmamakla eleştirilir. Erkeklerin siyasetinde iç güvenlik paketi tartışmaları, hepimizi kestiği için eril tahakkümden çok daha yakıcı, çok daha önceliklidir. Ve haklılar, bu siyaset hepimizi kesiyor, sadece bazılarımızı metaforik, bazılarımızı ise kelimenin gerçek anlamıyla.

Şimdi, başa dönelim ve sorumuzu yineleyelim: Deniz’in katili kim?

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında

İlgili Yazılar