Brezilya’nın krizi: Darbe mi, sınıf mücadelesi mi? -

Brezilya’da Başkan Dilma Rousseff’in görevinden azledilmesi için Nisan ayında kongrenin alt kanadında yapılan oylama muhalefetin zaferiyle sonuçlanmıştı. Aynı meclis önergesi muhtemelen bugün de Senato tarafından da kabul edilecek ve Rousseff 180 gün içinde savunmasını hazırlaması için kenara çekilirken başkanlık görevi 2006 yılından itibaren PT ile kurduğu ittifak yoluyla hükümette yer alan ancak PT’yi hedefleyen yolsuzluk soruşturmasının ciddiye binmesiyle bu ittifakı bozan PMDP’nin liderine geçici olarak verilecek. Böylelikle Brezilya’nın yoğun olarak son iki yılda yaşadığı politik krizde önemli bir dönüm noktası geçilmiş olacak.

Dünyanın nüfus bakımından beşinci ve milli geliri açısından sekizinci büyük ülkesinde yaşanan bu krizin bütün dünyanın ilgisine mazhar olması çok doğal. Batı basınının bir bölümüne göre bu olay, İtalya’daki temiz eller operasyonuna benzeyen bir yolsuzluk soruşturmasını yürüten Brezilya savcılarının çürümüş siyasal sistemi rehabilite etmeleri için büyük bir fırsat. Büyük bir ekonomik çöküş yaşayan (geçen yıl yüzde dörde yakın daralan ekonominin 2016’da da bu oranda küçülmesi bekleniyor), Zika virüsüyle baş edemeyen, ev sahipliği yapacağı Yaz Olimpiyatları’nı toplumsal huzursuzluk ve şiddet ortamında kaldırıp kaldırmayacağı belli olmayan ülkenin Rousseff’in azledilmesiyle bir nefes alabileceği düşünülüyor. Kendisine uzak kıtalardaki olaylara merakı son derece zayıf olan ve bu olayları genelde uluslararası medyada dönen yorumlar çerçevesinde aktaran Türkiye basını ise Rousseff’in azlini görece ilgiyle takip ediyor.

Özellikle hükümet yanlısı basına göre bu olay, “Brezilya’nın Washington’dan değil Brasilia’dan yönetilmesini” sağlayan Lula-Rousseff ikilisine karşı “üst akıl” tarafından planlanan ve yargı eliyle yürütülen bir darbe. Bunu beğenmediyseniz ekonomik kalkınmayı tabana yayan, “AVM’leri, duble yolları, hava alanlarını beyazların ayrıcalığı olmaktan çıkaran” hükümete karşı faiz lobisinin bir fitnesi diyen de var. Buna göre Brezilya’daki Lava Jato (kara paranın aklanması için kurulan ilk şirket bir oto yıkama istasyonu olduğu için süregelen yolsuzluk operasyonu bu isimle anılıyor) soruşturması da “17-25 Aralık darbe girişiminin” muadili olarak görülüyor. Buradaki hedef Halk Bankası’ydı, Brezilya’daki ise dünyanın en büyük ikinci petrol şirketi olan hükümet kontrolündeki Petrobras. Zaten 2013 yazında Gezi ayaklanmasıyla eşzamanlı olarak Brezilya’da da “gençlerin sokağa sürülmesi” yeterince manidar değil miydi? Siyasal mücadele ve tutarlı bir uluslararası sistem/emperyalizm anlayışının yerini komplo teorileri ve hamaset aldığında “büyük oyun”u görmek ne kadar kolay değil mi? Bu anlaşılması kolay hikayeden biz sıradan fanilere kalan da Erdoğan’ın liderliğine ve Türk milletinin ferasetine şükredip, ne zenginlere ne de “aşırı solculara” yaranamayan PT’den ibret almak oluyor.

***

Hâlbuki daha ciddi bir siyasal analizle PT ve AKP arasında daha anlamlı karşılaştırmalar yapmak mümkün. Öncelikle her iki parti de güçlerini yakın zamana kadar koruyabildikleri geniş sınıfsal koalisyona borçlular. PT’yi iktidardaki sürekliliği açısından kendisinden önceki hükümetlerden farklı kılan şey, AKP ile çok benzer bir biçimde, parçalanmış sermaye sınıfını ortak bir siyasal hegemonya projesi etrafında toplayabilmesi oldu. PT, uluslararası piyasalarla bütünleşmiş finans sermayesinin iktisadi gücüne meydan okumadı ama birikim rejimi tercihi ve ihtiyaçları bakımından farklılaşan üretim ve tarım sermayelerinin iktidar bloğu içindeki yerlerini güçlendirmeye çalıştı. Finans sermayesi dünyanın en yüksek uzun vadeli faiz oranlarının keyfini sürmeye devam ederken, Lula’nın “ulusal şampiyonlar” adını taktığı, özellikle inşaat, madencilik, enerji, ulaşım, tarım endüstrisi alanlarında faaliyet gösteren şirketler bizzat devletin yoğun desteği ve korumasıyla büyüyüp çok uluslu şirketler haline geldiler. Partiye ve Lula’ya yakın şirketler devlet desteklerinden aslan payını aldılar. Dünyanın en büyük kalkınma bankası olan BNDES’in kredilerinin yüzde 57’si aralarında PT ile yakın ilişkili 12 şirkete kullandırıldı.

Sermaye sınıfı katındaki bu uyumu mümkün kılan en önemli unsur ise PT’nin altsınıfları, özellikle bir zamanlar dünyanın en militan sendikal hareketine sahip işçi sınıfının geniş kesimlerini, neoliberal hegemonyaya dâhil etme becerisini göstermesiydi. PT’nin içinden doğduğu sendika konfederasyonu CUT ve dünyanın en büyük yoksul köylü hareketi MST’nin binlerce kadrosu devlet bürokrasisi ve kamu işletmelerindeki makamlara atanarak bu hareketler masedilmeye çalışıldı. Daha mücadeleci sendikacılar ve aktivistler bu hareketlerden uzaklaştırıldı. Muazzam hızla büyüyen tüketici kredileri, kredi kartları ve büyük bir kurnazlıkla sendikaların da idaresine ortak edildiği emeklilik fonlarıyla işçiler bankalara ve mali piyasaların istikrarına bağlandı. Neoliberal popülist stratejinin en önemli ayağı olan sosyal yardım programlarıyla 13,5 milyon aile (yaklaşık 45 milyon Brezilya vatandaşı, yani ülke nüfusunun dörtte biri) ulusal pazara entegre edildi. Asgari ücret hem büyüme ve enflasyon oranlarının üzerinde arttı, hem de diğer sosyal transferleri de tetikleyerek Brezilya nüfusunun büyük çoğunluğunun tüketim gücünü artırdı. Paradoksal gibi gözükse de iktidarı döneminde PT daha fazla bir sermaye partisi haline gelirken, seçmen tabanı daha fazla işçileşti. Parti ülkenin kuzey ve kuzeydoğusundaki en yoksul bölgelerinde oylarını konsolide etti.

PT’nin hem farklı sermaye fraksiyonlarını hem de yoksul emekçi sınıfları yakın zamana kadar aynı siyasal hegemonya projesi altında toplayabilmesi dünya ekonomisinin 2000’lerin başında içine girdiği fevkalade konjonktür sayesinde mümkün olmuştu. Bu dönemde küresel likidite bolluğu hem borçlanmayı kolaylaştırmış hem de Brezilya’nın sahip olduğu hammaddelerin fiyatlarını yukarı fırlatmıştı. Özellikle Çin’in sürekli artan talebiyle Brezilya’nın ihracat paketi içinde olan emtiaların fiyatları 2011’e kadar yükselmeye devam etti. Sermayenin bütün kesimleri bu iktisadi ve mali bolluk ortamından faydalandılar. Daha önceki dönemlerde küreselleşmeye ancak eğreti biçimde entegre olan firmalar dahi hem büyüyen iç talepten hem de Brezilya kapitalizminin bölgesel genişleme hamlesinden faydalandılar.

PT Brezilyası “faiz lobilerine” hiçbir zaman meydan okumadığı gibi küresel güçlerle de genelde uyumlu bir ilişki sürdürmeye gayret etti. Kuşkusuz ki 2000’lerin başında ABD emperyalizminin ilgisini Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya kaydırması kıtanın en güçlü ülkesi için yeni bir imkân açmıştı. Brezilya bu boşluktan istifade ederek hem bölgesel işbirliklerini geliştirdi hem de IBSA, BRICS gibi küresel forumların oluşmasına önayak oldu. Ancak Brezilya’nın “alt-emperyalist gelişmesi” bütünüyle ABD’nin onayı hilafına gerçekleşmedi. Washington, Brezilya’yı sadece bölgesel değil küresel bir güç olarak kabul etti ve özellikle 2008 sonrasında küresel kapitalizmin idaresine ortak etti. Obama, Lula gibi  Rousseff’le de “göreve geldiği ilk günden beri verdiği bütün sözleri tutan bir vazgeçilmez partner” olarak yakın ilişkiler kurdu. Rousseff’in 2015 Haziran’ında yaptığı ABD gezisinde yaptığı ekonomik ve siyasal anlaşmalar o kadar derin entegrasyon kararları içeriyordu ki Brezilya basınında bu anlaşmaların Latin Amerika’yı “tekrar ABD’nin arka bahçesi” haline getirebileceği şeklinde yorumlar çıkmıştı.

***

Brezilya’yı bugün içinde bulunduğu krize sürükleyen en önemi faktör derinleşen küresel krizin artık PT’yi, tüm toplumsal sınıf ve kesimleri aynı siyasal hegemonya projesine ortak etme imkânlarından mahrum bırakmasının neticesinde ortaya çıktı. Ekonomik ve mali bolluk ortamının sone ermesiyle Brezilya toplumsal formasyonunun taşıdığı bütün çelişkiler, hem farklı sermaye bölünmeleri hem de sınıflar arasındaki bütün çatışma konuları, tekrar zuhur etmiş durumda. Siyasal elitler arası mücadele, ırkçı nefret ve ülkenin geçmişten bugüne taşıdığı sosyal ve kültürel yarıklar da krizin boyutunu büyütüyor.

2010’dan sonra Rousseff iktidar bloğunun dağılmaması için ekonomi politikalarını umutsuzca değiştirip durdu. Önce finansal sektörün talepleri doğrultusunda “ekonomik aşırı ısınmayı” önlemek için sıkı maliye ve para politikalarına geçiş yaptı. Bir yıl sonra bu defa sanayicilerin, büyük inşaat ve maden sermayelerinin desteğini kaybetmemek için neoliberalizm ile kalkınmacı politikaların bir karması olan “yeni ekonomik matris” yürürlüğe sokuldu, faiz oranları daha önce görülmemiş düzeylere indirildi. 2014 seçimlerine giderken yoksulların ve işçilerin desteğini almak için sosyal hak ve kazanımların geliştirileceği sözünü verdi ama seçimlerin hemen sonrasında maliye bakanlığına Chicago Üniversitesi mezunu bir özel banka yöneticisini atayarak direksiyonu tekrar kemer sıkma politikalarına doğru kırdı. Özelleştirmelere hız verilirken ve vergiler yükseltilirken faizler de tekrar rekor düzeylere tırmandı. Ancak dünya kapitalizminin içinde bulunduğu koşullarda Rousseff’in çizdiği zikzaklar hem alt hem de üst sınıfların büyük bölümünü kendisine yabancılaştırmaktan başka bir işe yaramadı. “Emtia fiyatlarının dansı” biterken diğer BRICS ülkeleri ve pek çok çevre ve yarı çevre ekonomisi gibi Brezilya’da derin bir resesyona girmiş görünüyor.

***

Aslında rüşvet ve yolsuzluk Brezilya siyasal sisteminin herkesin bildiği temel özellikleri. Brezilya kongresinin üyelerinin yarısından fazlasına büyük inşaat firmaları tarafından aylık maaş ödeniyor. Rousseff’in azledilmesi kampanyasının öncülüğünü yapan meclis başkanı Eduardo Cunha’nın ismi Panama Belgeleri’nde sıklıkla geçiyor ve İsviçre bankalarındaki gizli hesapları ve kara para aklamak için kurduğu offshore şirketler nedeniyle soruşturuluyor. Esasında Brezilya meclisinde temsil edilen 30 civarı partinin büyük kısmının tek varlık nedeni siyasal güçlerini kullanarak maddi kazanç elde etmek.

Buna karşılık Rousseff doğrudan yolsuzluğa bulaştığı için soruşturulmuyor. Kendileri de burjuva sınıfının bir parçası olan (Brezilya’da yüksek yargı mensuplarının maaşları asgari ücretin 30 katına kadar çıkabiliyor) ve PT’ye ve alt sınıflara açık düşmanlıklarını saklamayan Lava Jato savcıları Rousseff’in petrolao yolsuzluğundan doğrudan kazanç sağladığını iddia edemiyorlar. Dolayısıyla Lava Jato’nun 17-15 Aralık soruşturmasıyla benzer bir yanı da yok. Rousseff aleyhindeki meclis soruşturmasının gerekçesi de 2014 seçimleri öncesinde yapılan bazı mali manevralarla ekonomik durumu olduğundan daha iyi göstermesi ki bu da bir suç değil.

Kongrede Rousseff’in azlini savunan ve sokaklarda “Tanrı, Aile, Vatan” sloganıyla gösteri yapanların derdi yolsuzluklardan arınmak değil. Kongrede Rousseff karşıtı grupların başını “evanjelik blok” çekiyor. “Mermi, Et, İncil” grubu olarak da bilinen bu meclis bloku kongrenin alt kanadının yaklaşık beşte birini kontrol ediyor. Askeri diktatörlük dönemini ve solculara yapılan işkenceleri açıkça öven, ırk ve cinsiyet eşitliği politikalarına karşı olan ve yoksullara yönelik sosyal yardımları kaldırmayı vadeden bu muhafazakar blok sadece Rousseff’ten kurtulmak istemiyor; sözcüleri açıkça PT’yi “tarihe gömmek” istediklerini söylüyorlar. Dolayısıyla Brezilya’da gerçek anlamıyla bir darbenin gerçekleşmekte olduğundan bahsedebiliriz.

Ancak bu darbe PT faiz lobilerine, üst akla, emperyalizme, ülkenin zengin elitlerine meydan okuduğu için gerçekleşmiyor. Tam tersine iktidara geldiği 2003 yılından itibaren çıkarlarını savunduğu ve zenginleştirdiği sermaye kesimleri teker teker PT’den desteklerini çektiği için parti darbe girişimine karşı savunmasız kalıyor. ABD darbeyi planladığı için değil, PT ülke içindeki gücünü hızla kaybettiği için sessiz kalmayı tercih ediyor. En önemlisi de parti gerçek sosyal tabanını oluşturan işçi sınıfı ve yoksulları kendisine yabancılaştırmanın cezasını çekiyor. Uzun yıllardır hareketsiz kıldığı, felç ettiği işçi sınıfı hareketi de, her seçim sonrası verdiği sözlerden döndüğü için kendisine ihanet edildiğini düşünen yoksullar da eski heyecanlarıyla PT için sokaklara dökülmüyorlar. PT, tipik bir yarı bağımlı kapitalist ülkenin bütün toplumsal çelişkilerini dolu dolu yaşayan bir ülkede sınıf mücadelesinde emekçilerin siyasal ve toplumsal gücünü arttıracağına bütün sosyal sınıfların çıkarlarını birleştirmeye soyunmanın sınırlarını gösteriyor. Sanırım 2000’lerin başında tüm Latin Amerika’da heterodoks, popülist veya sol hükümetleri iktidara getiren “pembe akıntı” geri çekilirken PT’nin düştüğü halden egemenlerin değil solun ders çıkarması gerekiyor.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar