Boş zaman için mücadele – Miya Tokumitsu -

Çeviri: Başlangıç Dergi

Geçtiğimiz ay, Almanya’nın en büyük sendikası IG Metall, derin tarihi kökleri olan bir kampanya başlattı. 2.3 milyon imalat işçisini temsil eden sendika, yıllık ücret görüşmelerinde, standart çalışma haftasının 35 saatten 26 saate çekilmesini talep ediyor: Bu sayede işçilerin, çocuklar ve yaşlı akrabalara bakmak gibi başka faaliyetlere zaman ayırabileceğini savunuyor. Bu inisiyatifiyle beraber, IG Metall sendikal hareketin en değerli -ve geleneksel olarak en başarılı- gündemlerinden birine dönmüş oluyor: İşçiler için boş zaman.

IG Metall’in savunduğu gibi, boş zaman, insan haysiyeti açısından kilit önemdedir: Kendimize ve çevremize zaman ayırabilmek için, işverenler için kar üretmekten bir süreliğine uzaklaşmamız gerekir. Bir bu kadar önemlisi, insani potansiyelimizi gerçekleştirmek için de boş zamana ihtiyaç duyarız. Bağımsız düşünebilme, romantizm yaşama, arkadaşlıklarımızı geliştirme, ilgi ve tutku alanlarımızın üzerine gitme becerimiz için kendimize ait zamana ihtiyacımız vardır: Yani, ne piyasaya ne de patrona ait olan bir zamana. Özünde, çalışma saatlerinin kısaltılması kampanyası, özgürleşmeyle ilgilidir – gerek bireysel gerek kolektif özgürleşme.

Şaşırtıcıdır, bu konu uzun zamandır ABD’deki politik zeminlerde gündeme gelmiyor, sol cenahta dahi. Oysa geçmişte durum farklıydı. Emek tarihçilerine göre iş gününün uzunluğu, tarih boyunca, Amerikan işçi hareketinin en dinamik örgütlenme dönemlerinde gündeme taşıdığı temel mevzu olmuştur.

1886’daki Haymarket eyleminde öldürülen işçiler, sekiz saatlik işgünü için mücadele ediyordu (“sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat de ne yapmak istiyorsak onun için” şeklindeydi, o zamanların sloganı). Büyük Buhran döneminde, yoğun emek mücadeleleri verilirken, ABD çapında iş saatini otuz saate indirmek amacıyla nihayetinde başarısız kalan bir girişimde bulunuldu. Dolayısıyla onlarca yıl boyunca Amerikan işçileri boş zaman mücadelesini, vasıflı veya az vasıflı, çalışan ve işsiz işçileri birleştiren bir talep olarak gördü.

Bugün, biz bu mirasımızı yeniden sahiplenmeliyiz. Yaşam standartlarını yükseltirken çalışma saatlerini düşürmek, sol cenahtaki temel, belirleyici gündemlerden biri olmalıdır.

Boş zamanın geri plana düşmesinin nedenleri çok sayıda ve karmaşık. Tarihçi Benjamin Kline Hunnicutt’a göre, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki tüketici kültürü, radikal işçilerin sendikalardan tasfiyesi, ve de emek hareketinin refahın temeli oluşturan unsur olarak ekonomik büyümeyi görmeye başlaması; zaman siyasetinin giderek arka plana düşmesine neden oldu.

Neoliberalizmin yükselişi de bunlara tüy dikti. İşçiler nesiller boyu, insanlığın temel kendini ifade biçimlerinin ya ertelenebileceğine ya da satın alınabileceğine ve de daha sıkı ve uzun süre çalışmanın, tatminkar bir hayata giden yegane yol olduğuna inandırıldı. Buna göre, istihdam çarkları içinde ağır ağır ilerlemek suretiyle, kişi kaliteli (özel) çocuk bakımı satın alabilir, izin süresi için pazarlık yapabilir, ardından erken emekli olabilir ve aldığı evleri satıp çocuklarına bir şeyler bırakabilirdi. Birçok sendika bu yeni tavrı benimsedi; bugün dahi pek çok sendika, çalışma süresi için işverenlerden daha fazla para talep etmek yerine, işçilerin çalışma saatlerinin uzatılmasından yana.

Bununla birlikte bugün, ücretler yerinde sayarken ve güvencesiz istihdam çoğunlukla norm haline gelmişken, özellikle de çalışma hayatının başlangıcındaki birçok işçi, artık daha uzun süre çalışarak haysiyet ve mutluluğu yakalayacağı gibi bir yanılsama içinde değil. Ve aksi mümkün olabilir mi, düzgün emekli maaşı diye bir şey kalmamışken? Çalışma süresi ile çalışma dışı zaman arasındaki sınırları korumak sürekli müzakere gerektirirken? Daha fazla çalışıp çalışmama sorusu sürekli aklımızda dolaşırken: Bir tane daha Lyft hizmeti verip parasını alsam mı, hastanede bir fazla vardiya daha çalışsam mı, hafta sonu boyunca Psikoloji 101 dersinin elli sınav kağıdını okusam mı?

Bu bağlamda, solun birçok kesimi zaman ve zamansallık tartışmaları yapıyor hararetle: “Geç kapitalizm”, “iş sonrası” gelecek veya “hızlandırmacılık”, bildik ifadeler haline geldi. Bu tartışmalar değerli elbet. Fakat bu tartışmalardaki nihai hedef genelde ya soyut ya da çok çok uzakta olduğu için, bu tür söylemler bir hareket inşa etmek için kendi başına yeterli zemin sağlamıyor. Dahası, bu fikirler genelde sadece akademik ortamlarda ve diğer küçük çevrelerde dolaşıma girdiğinden, çoğu emekçi insanı es geçiyor -fikirler ne kadar çekici olursa olsun. Başka bir deyişle teori ve pratik -o iki meşhur afacan-, adeta zıt yönlere koşturan ikiz veletlere benziyor ve onların zaptedilip biraraya getirilmesi gerekiyor.

Kısa vadede bizler, daha kısa bir çalışma haftası, fazla mesai ücretlerinde ciddi bir artış, emeklilik yaşının düşürülmesi, sosyal güvencenin genişletilmesi, annelik – babalık izni, ücretli tatil, ücretli hastalık izni, çocuk yardımı ve uzun süreli ücretsiz izinler gibi talepler için mücadele etmeliyiz. Bütün bunların net gayesi, kâr amacına odaklı çalışma saatlerini azaltmak ve işçilerin kendi koşullarını belirleme hakkını geliştirmek ve maddi koşullarını iyileştirmek olmalıdır. Bunlar, geliştirilmeye açık, elle tutulur, somut hedeflerdir. Ve dahası, çeşitli işçileri ve işsizleri bir araya getirme imkanı sunarlar. Örneğin, çalışma saatlerini azaltmak ve daha fazla insan arasında paylaştırmak suretiyle tam istihdama erişmeyi talep edebiliriz. Sosyal güvenlik sisteminin kapsamını genişleterek, evlere giden sağlık görevlileri ile emeklileri aynı safta birleştirebiliriz.

Daha kuramsal boyuta gelirsek, işin bir anlam kaynağı olduğu mefhumu üzerine ciddi bir tartışma yürütmek gerekli. Ve bunun gereği, boş zaman hakkında ve de daha kısa mesai saatleri olan bir toplumda hayatımızı nasıl sürdüreceğimiz konusunda derinlemesine kafa yormak.

Küresel kapitalizm altında, boş zaman genelde bir ceza şeklinde karşımıza çıkar: Mülteci kamplarında yaşayanlardan işsizlere kadar pek çok insan istemediği kadar boş zamana sahip. ABD’deki uyuşturucu ve metamfetamin salgınlarının gösterdiği gibi, uygun kaynaklar ve sosyal ağlar olmadan sahip olunan boş zaman, özgürleşmenin tam zıttı sonuçlar da doğurabilir. Ancak tek başına para da cevap değildir. Bunun için, Kim Dotcom’un “Güzel Hayat” videosuna ya da Los Angeles’ta yaşayıp 1,250,000 dolar ücret alan birilerinin yaşantısına bakmamız yeterlidir: Sırf meta tüketimiyle dolu bu hayatlar, giderek keyifsiz, yavan bir hale gelmiştir. Öte yandan kapitalizm, sahip olduğumuz pek az boş zamanı da, işyerinde hakim olan üretim ve ölçüm kaygıları ile işgal etmekte epey mahir olmuştur.

O zaman açıktır ki, boş zamanın neye benzeyeceği ve nasıl yaratılabileceğine dair müspet bir vizyon oluşturmaya ihtiyaç var. Daha iyi bir geleceğe dair çarpıcı bir vizyonu olmayan hareketler, bir çıkmaza toslar. Bu vizyonun inşası, teori ve pratiğin bir araya geldiği nokta olacaktır.

Bu noktada, yurtdışından ilham alabiliriz.

IG Metall’in mesai saatlerini azaltmak için gerekli cesareti kendinde bulması tesadüf değil – otuz beş saatlik çalışma haftasını kazan sendika da IG Metall’di.

Ancak bu mücadelenin sadece Avrupa’ya özgü olduğunu varsaymak hata olur. Amerikan emek hareketi de pek çok kez, çalışma haftasını azaltma ve işçilerin özgürlüğünü genişletme mücadelesini yükseltmiştir. Çünkü, insanların kendi hayatları üzerinde daha fazla kontrole sahip olacağı bir dünya tahayyül etmekle kalmayıp; işçilerin ve işsizlerin, vasıflı ve az vasıflı işçilerin, yurtdışı ve yurtiçi doğumlu insanların çıkarlarını birleştirerek, aralarındaki dayanışmayı sağlamlaştıran bu talebin gücünü fark etmiştir.

Bir kez daha, harekete geçmemizin ve kendimiz için olabildiğince fazla fani zaman talep etmemizin zamanı geldi.

Orijinali:

https://www.jacobinmag.com/2017/10/shorter-workweek-vacation-free-time-labor

Bulunduğu kategori : Sınıf Hareketi

Yazar hakkında