Bir çalışma hikâyesi -

Bayramdan önce bir tanıdığın aracılığı ve üstelemesiyle bir dijital baskı atölyesinde çalışmaya başladım. İki üç senedir anket işlerine gidiyorum, ama Ağustos ayında iş olmadığından balıklama bu işe başlamış oldum.

İşyeri Yenibosna’da, Doğu Sanayi yakınlarında bir iş hanının dördüncü katında. Üç ayrı bölüm var işyerinde. Birincisi, ben ve arkadaşlarımın çalıştığı imalat bölümü: Burada yüksek ısılarda çalışan büyük makinenin bir ucunda serim yapılıyor, diğer ucundan desenlerin basılmış olduğu işler toplanıyor. İkincisi yazılım bölümü: Dört makine var bu odada. Desenler bir program aracılığıyla düzenlenip kağıt toplarına yazdırılıyor. Makinelerin soğuk hava üfleyen parçaları nedeniyle en serin ve yaşanılası bölüm burasıydı. Öngörülen çalışma yerim ama kısa bir süre haricinde yakınından dahi geçemediğim yer bu kısım. Üçüncüsü de patronların ve tasarımcının eğleştiği oda. Nitekim patronlardan biri de tasarım yapıyor. Diğer patron ise hesapları kontrol eden esas adammış.

İşe başlamadan önce tasarımcı patron ve bahsi geçen tanıdıkla konuşmamız (daha doğrusu onların geveze vaatleri) şu şekildeydi: Bir süre ‘işi anlamak için’ imalatta takılacak (çünkü yazılım ancak imalat bölümünde öğrenilebiliyor!), sonra yazılıma geçecek, orada yazılımı kavradıktan sonra günlük 70 liraya geceleri çalışacaktım. Bu şekilde okula da devam edebilecektim, falan filan.

Üç haftalık felsefe semineri

Üç hafta geçti ve sadece bir buçuk güne yakın bir süre yazılımda kalabildim. Neden mi? Paradoksal olarak, yazılımı öğrenmem için! Patronlarımızın Hegel felsefesiyle ilgileniyor olmaları ihtimalini bir yana bırakırsak, tek ihtimal beni oyaladıkları ve ucuza başka bir işte çalıştırdıkları tabii ki. 200 derecenin üzerinde ısılarda çalıştırılan bir makinenin çevresinde türlü, ve tahmin edeceğiniz üzere yazılımla ‘aşırı’ alakalı, işler yapıyoruz. Okulla birlikte sürdürülebilecek ve yazılımla alakalı bir işe başlıyor olduğum aldatmacasını bir yana bırakacak olsak bile açık bir haksızlık var: Arkadaşlar 60 lira alırken (büyük para!) ben 40 lira alıyorum – aslında 30 lira, 10 lirası yola gidiyor. Günün üç dört saati de yolda geçiyor bu arada. Eğer mesai yoksa ortalama çalışma süresi on saat.

Elbette işe yeni başlamış bir kimse olarak daha az yevmiye almam haklı görülebilir. Açıkçası el becerisi gerektiren işlere eğilimli sayılmam pek. Ancak ilginç nokta şu: İmalattaki çekirdek kadronun dört kişi olduğu ve beşinci olarak benim bir nevi fazlalık olduğum söyleniyor, ücretim de bir lütuf oluyor bu mantığı izlersek. Herhalde bu nedenle beş kişi olmamıza rağmen iş yürüyemeyebiliyor, illa mesaiye kalmam gerektiği, yoksa işin yetişmeyeceği söyleniyor, ustabaşı yirmi dakika geç kaldığım bir sabah “Gelmeyeceksin sandım, yerine adam çağıracaktım” diyor.

“Ulan üç hafta çalışmışın, ne çok konuştun”, diyor olabilirsiniz. Belki haklısınızdır da. Ama bu numarayı patronlar devamlı olarak işçilere çekiyor. İşyerindeki arkadaşlarımdan Eldeniz bir öğle molası sırasında inanılmaz muhteşemlikteki yemeğimizin üzerine sigaralarımızı tüttürüp kolalarımızı içerken ücretinin artırılması talebine karşılık olarak kendisine hâlâ öğrenmesi gereken şeyler olduğunun söylendiğini anlattı örneğin. Ustamız Gürcistan’a ailesini ziyaret etmeye gittiğinde yerine ustalık yapmasına rağmen hem de. Paranın az olması bir yana gurur kırıcı bir durum söz konusu. Salak yerine konulmak bu ve yutmasanız dahi salağa yatmalısınız.

Yemek yemeye ve uyumaya anca vakit bulabilmem, saatlerimin yollarda geçmesi, bin türlü iş yapıp 40 lira (yol parası içinde) alıyor olmam, yedi yıldır psikiyatrik tedavi görmem ve bağlantılı olarak her gün miligramlarca ilaç yutmam – Bunların hiçbiri önemli ve anlatılmaya değer değil mi?

Belki de durumu abartmalıyız ki her gün yeniden zorla üretilen, adına ‘alışkanlık’ dediğimiz şeyin abartılı olduğunu anlayabilelim. Kapitalizm kelimenin gerçek anlamıyla günü gününe üretilen bir şey. Bunun hakkında düşünülmesi gerek.

İş kardeşleri

E hiç iyi şeyler olmadı mı? Oldu neyse ki. İmalatta tanıştığım, beraber çalıştığımız tüm işçi arkadaşlarım ve yaşadıklarımız, konuştuklarımız..

Size onları tanıtayım. Önce adlarını sayalım: Eşref, küçük Eşref, Eldeniz, Mehmet, Zahir (Zaho), Afil, Eflatun, Cabbar.

Hepsi Azeri. Ama Azerbaycan’da değil Gürcistan’da doğmuş neredeyse hepsi. Eflatun Bakü doğumlu. Afil’in nerede doğduğundan emin değilim.

Aralarında en eskisi Eşref, ustabaşımız. Güzel davranan, iyi espriler yapan ve bana sabırla yardımcı olan ustamız. İçimizde aylık alan tek kişi. Dönmek gibi bir planı yok sanıyorum diğerlerinin aksine. Beraber yaşadığı akrabalarıyla kalabilecekleri daha geniş bir kiralık ev arıyorlar şimdilerde yine Yenibosna’da. İşten gerçekten anlıyor. Kısa süreli gittiğinde Eldeniz yerini pek dolduramadı. Gerçi o sırada Eldeniz’in kontrolü dışında da saçmasapan angarya işler çıkmakta ve herkeste sinirler gerilmekteydi.

Diğer Eşref on altı yaşında filan. Gereğinden fazla enerji yüklü bir çocuk. Herhangi bir nesneyi bir yere koyması komutu verildiğinde, onu hunharca fırlatmak gibi anlaşılması zor bir alışkanlığı var. Örneğin ilk iş günümde, patronlardan daha paralı olanı “Beşte paydos edin, yarım saat bir saat yukarı kattakileri aşağıya taşıyın” demişti (iş akşam ona kadar sürdü). Yukarı katta yeni bir cehennemi birim daha yaratacaklar da. Bizim Eşref aşağı indirdiğimiz molozları işhanının duvarına yaslamak yerine var gücüyle fırlatıyordu, etraftaki arabaları filan da pek takmadan. Gerçi bize buyurulan göz önüne alındığında, yanlış diyebileceğimiz bir iş yapmış sayılmaz.

Eldeniz “ikinci ustamız”. Ekonomi okuyormuş üniversitede. Bir sene okumuş, sonra kaydını dondurup buralara gelmiş çalışmaya. Memleketinde hiç iş olmadığını söylüyor hepsi zaten.

Eldeniz aylık maaş alacağı bir işe girmek istiyor. Diğerleri gibi o da 60 lira alıyor bir gün için (Eşref dışında). Halbuki yukarıda dediğim gibi Eşref Gürcistan’a gidip bir süre orada kaldığında ustabaşı o olmuştu. İşler epey karıştığında daha modern görünümlü patronumuz herkesin ortasında bir güzel ağzına sıçmıştı bir de. Sadece zamanınızı, bedeninizi değil gururunuzu da patronun emrine veriyorsunuz.

Mehmet içlerinde en sessiz olanı. Ama içine kapanık, neşesiz anlamında sessiz değil. Daha az gürültücü diyelim. O da Eldeniz gibi ekonomi okuyor Gürcistan’da. Bir ay kadar daha çalışıp dönüp okumaya devam edeceğini, aralarda birkaç ay buraya gelip biraz para kazanıp döndüğünü söylüyor.

Zaho grubun çapkını. Eflatun bir kere “Çapkınlık ayrı, sapıklık ayrı” demişti gülerek Zaho için. Saçına başına, giyimine acayip bir özen gösteriyor. Bir ara yukarı katın badana işleriyle de meşgul olduğu için arada alayla “boyacı” diye de sesleniyorlar. Çeşitli “bala”larıyla çektirdiği fotoğrafları gösteriyor sık sık molalarda. “Bu Gürcü, bu Özbek, bu Azeri…” şeklinde. Türki cumhuriyetlerden bir seçki yapmış. “Yüreğim geniş” diyor.

Anlattığına göre Zaho’nun durumu bir iki yıl öncesine kadar gayet iyiymiş. Nakliyat işinde çalışıyormuş. Alkollü araç kullandığı bir akşam iki kişiye çarpmış, yaralanmalarına sebep olmuş. Arabasını satmış kefalet ödeyip hapse girmemek için. Ehliyetine el konmuş. Bir süre sonra yine eski işine dönebileceğini umduğunu söylüyor.

Benim annem benim meleğim”: Hayat kimi ne kadar kirletebiliyor?

Afil on yedi yaşında. Medrese okumuş. “Neden devam etmedin okumaya? Niye imam olmadın da mesela buralara geldin?” diye sorduğumda bir kadına bir kere baktın diyelim, tamam, ama ikincisinde bunun günah olduğunu, buna rağmen kadınlara baktığını, sigara içtiğini, zaman zaman alkol kullandığını; tüm bunlara rağmen din adamlığı yaparsa içinin rahat olmayacağını söyledi.

Eflatun içlerindeki en ince ruhlu kişi. Davranışlarında sahici bir incelik var. Kolunda İngilizce olarak şöyle yazıyor:“Benim annem benim meleğim.” Çalışmasa, boş dursa hemen annesini, ailesini düşünüp özlemeye başladığını, buna dayanamadığı için boş kalmamaya çalıştığını söylüyor: “Buraya geliyoruz, çalışıyoruz, arkadaşlarla gülüyoruz, şakalaşıyoruz, zaman geçiyor…”

En sevdiğim eprisi “İsa Musa sen bizi kutsa cuppa cuppa cuppa cuppa”. Bi de sonunda “dıptıs dıptıs dıptıs” diyoruz. Zamanla durup durup birbirimize söyleyip kahkahalarla güldüğümüz bir küçük gelenek halini alıyor.

Bakü’nün gece çekilmiş ışıklı fotoğraflarını gösteriyor bana. Küçük bir New York sahiden (New York’u avcumun içi gibi bilirim çünkü). Bilmem kaç metre en ve uzunluğundaki bayraklarının fotoğrafını gösteriyor. Dünyadaki en büyük bayrakmış. 15 Temmuz’da yarıya indirilmiş.

15 Temmuz demişken, epeyce Erdoğancılar çoğu. Gayet seviyorlar. Çok ilgi çekici bir nokta: Sadece buradaki yönetimi, kendi memleketlerindeki bahsetmekten dahi kaçındıkları yönetimden üstün görmekle kalmıyorlar, pek çok başka konuda da Türkiye’ye büyük bir öncelik tanıyorlar: Buranın dizileri, filmleri, ünlüleri, futbol takımları, müzikleri, şarkıcıları da gayet önemli ve bilinir onlar için. Eflatun yıllardan beri, daha buralara gelmemişken bile Beşiktaşlıymış mesela. Ezel, İçerde gibi pek çok yapımın coşkulu izleyicisi hepsi. Türkçelerinin iyi olmasının altındaki neden de buymuş. Bu arada Azericenin konuştuğumuz Türkçeyle neredeyse hiç alakası yok. Dilbilimci değilim tabii, sadece yanınızda konuşulduğunda hiçbir şey anlayamamanız mümkün, onu diyorum.

Ücretli köle”

Son kahramanımız Cabbar. Başta Cabbar’dan hiç hoşlanmamıştım. Kısa zamanda kaynaştık ama. Cabbar şu sıralar 5000 dolar biriktirmeye çalışıyor. Geçtiğimiz aylardan bugüne 1500 dolar biriktirdiğini söylüyor. Evlenmek için bu birikim. Nişanlı, nişanlısı memlekette. Hiçbir ‘kötü’ alışkanlığı olmaması yol almasını kolaylaştırıyor gibi: Ne sigara ne alkol kullanıyor. Umarım kısa zamanda emeline ulaşır. Çalıştığım son gün, bitmeyen kağıt toplarını beraber taşıyıp koridorun dibine yerleştirirken epeyce konuşmuş, bayağı eğlenmiştik bu arada.

Hepsi komisyoncunun elinde. Zaman zaman onlara “Kendi aranızda bir ağ oluşturup bu heriften kurtulamaz mısınız?” diye sordum. İki nedenden dolayı mümkün değilmiş bu: İlki yeterli bilgiye sahip olmamaları, yeterince işyeri bilmemeleri. İkincisiyse patronlarla temas kuranın kendileri olamaması, bu kontağın biricik tarafının komisyoncu olması. Tekstil sektöründe komisyoncular son birkaç yıldır iyice göze batar hale geldiler ve Türkiyeli işçiler de bu ağlara bir şekilde ve belli bir oranda yapışmış durumda. Ancak bir göçmen işçiyseniz bir nevi ellerindesiniz. Bu önemli bir fark.

İşçilere “ücretli köle” demek hep revaçta bilindiği üzere. Tersine “ücretli köle” kavramı tam da bahsettiğim bu tip mutant vakalar için kullanılmalı: İşçi ama işçi değil. Tabii şu da var: İstisna belki de hep kural, kapitalizmin klasik döneminden bugüne işçilerin koşullarına, kapitalizmin farklı sömürü biçimlerini kendisine eklemlemesine veya bunlara eklemlenmesine bakarsak.

Epeyce dindarlar. Namazında niyazında tipler değiller, demem o değil. Bir kere Cuma’ya gitmediler mesela. Ama örneğin uzun saçlı erkek, kırmızı pantolon giyen erkek, küpeli erkek, türbanlı olmayan ‘açık saçık’ kadın, evlenmeden el ele kol kola gezen çiftler hiç mi hiç hoşlarına gitmiyor. “Bizim orda bunu yapacaklar, bak bakalım ne oluyor” tarzı sözler sıkça duyuluyor.

Göçmen olmalarından dolayı ayrımcılığa uğrayıp uğramadıklarını sorduğumda hayır ve bazı münferit küçük vakalar hariç yine hayır cevaplarını aldım. Ancak durum hiç de öyle değil. Örneğin şu olay: Arkadaşlar spor salonuna gitmek istemişler (bu arada küçük Eşref dışında hepsi gayet fit tipler), ordakiler de altı ay peşin verirlerse başlayabileceklerini, yoksa Azeri oldukları için yasal olarak kayıt olmalarının mümkün olmadığını söylemişler. Eldeniz “Türklük mürklük hikaye” noktasına gelmişti o gün konuşurken. Sonra göçmenlerin sırf göçmen oldukları için nasıl utanmazca çocuk yerine konulduğunu konuştuk.

Bununla beraber Suriyelilerden hoşlanmıyorlar. “Ücretleri düşürdüler” lafı onların da ağzında. Keza, savaşmayıp ülkelerini bırakıp kaçmak ahlaki düşüklüğünde bulunmuş olmaları şeklindeki hüküm de.

Parasını konuşturan ortağın iki oğlundan büyüğü Mervan işyerine geldiğinde alay etmek için işçilere “Ermeni” diyor, bazıları da karşılık olarak Mervan’a “Suriyeli” diyor. Bu arada Mervan Kürt, babası da HDP seçmeni bildiğim kadarıyla. Ama babasından nasıl bir eğitim almışsa Kürtlük bilinciyle Ermeni düşmanlığı el ele gidiyor demek.

On iki yaşındaki velet arkadaşlarımla alay ediyor, onlara küfürler ediyor. Yarı şaka söylediği laflardan biri şuydu: “Patron oğlu işçilere şaka yapar.”

Yazık ki katlanmak zorundalar.

Bulunduğu kategori : Sınıf Hareketi

Yazar hakkında

İlgili Yazılar