balkabağı festivaline giden teröristler: gezi’den ferguson’a polis – evren balta -

 

ABD’nin Ferguson kentinde 18 yaşındaki silahsız ve siyah Michael Brown’un beyaz bir polis memuru tarafından vurularak öldürülmesinin  ardından ABD’nin güvenlik aygıtının ve adalet sisteminin ırkçılığına tepki duyanlar sokaklara döküldü. Böylelikle Ferguson “adaletsizlik ve eşitsizlik” karşıtı kitlelerin öfkelerini sokağa taşıdığı kentsel isyan hareketlerinin“yeni” mekanı oldu. Ferguson’u kentsel isyan hareketlerine bağlayan tek unsur ise adaletsizliğe duyulan öfkenin mobilizasyonu değildi, aynı zamanda bu öfkeyi bastırmaya, yok etmeye yönelik polis şiddetinin biçimi ve niceliğiydi.

Tıpkı Gezi olayları sırasında televizyon kameralarına isyan edenler gibi, Ferguson sakinleri televizyon kameralarına isyan ediyordu: “burası yabancı bir ülke değil, biz bu ülkenin vatandaşıyız, bu barbarca, bu korkunç. Bu şiddet durmalı.”Ferguson’da polis pratikleri ABD’nin Afganistan’ı  işgali sırasındaki ordu pratiklerini öylesine andırmaktaydı ki, Ferguson’ın adı medyada Fergusonistan olarak anılmaya başladı. Ferguson’da sokağa dökülenlerin karşılarındaki polis askeri üniformaları ve teçhizatları ile polisten daha çok kendi ülkesinin vatandaşlarına karşı savaş yürüten bir savaş makinesini hatırlatıyordu. Nitekim Puerto del Sol’dan Ferguson’a son yılların hemen bütün kentsel isyanlarının bastırılmasında benzer görüntülere tanıklık ettik. Bizatihi Gezi’de de bunu deneyimledik.

Peki bütün dünyada polis teşkilatları ne oldu da bir savaş makinesine dönüştü?Her şeyden önce sadece polisin değil tüm güvenlik aygıtının örgütlenmesindeki temel mantık değişti. Güvenliğin örgütlenişinde artık önemli olan, cezalandırma tehdidi ile suç oranlarını azaltmak ve suç işlendiğinde cezalandırarak toplumsal adaleti sağlamak değil. Artık temel mesele suç işlenmeden suçun işlenmesini önlemek. Bir diğer deyişleolmamış bir olayın gelecekte olabileceğini varsayarak, daha olmadan müdahale etmek.

Bu nedenle yeni güvenlik pratiklerinin hemen tamamı tam da hukuk devletinin suç yoksa suçlu yoktur ilkesine tezat oluşturmakta. Çünkü artık“suç işlemiş olanlar” değil, “suç işleyebilecek olanlar” var. Peki suç işlenmeden nasıl engellenir, suçu işlememiş olan nasıl suçlu bulunur? İstatistik ve matematiği kültürel önyargılarımızla buluşturarak. Bir diğer deyişle potansiyel suçlu olarak görülen grupları ve/veya mahalleleri risk değerleri yükleyip sınıflandırarak; bu grup ve mahalleleri sürekli gözetim altında tutarak.

Dolayısıyla siz istediğiniz kadar “ama ben suç işlemedim” deyin ya da “kanuni hakkınızı kullandığınızı” ifade edin. Güvenlik aygıtı bu duruma kör ve sağır olacak şekilde yeniden örgütleniyor! Bütün dünyada (Türkiye’de 2007′de Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda yapılan radikal değişiklikler ile) polisin durdurma, kimlik sorma, dinlenme, baskın yapma ve güç kullanma yetkileri kanunlarla genişletiliyor. Polis aygıtı hemen her yerde geniş haber alma ağları ile toplumun bütün alanlarına sızan ve neredeyse tüm toplumu gözetleyen, fişleyen (bkz. Türkiye’de MİT Kanunu)  ve böylelikle rejim muhaliflerini etkisiz hale getirmeyi hedefleyen istihbarat teşkilatlarına dönüşüyor. Tanıdık gelmesi normal ama sadece bize özgü değil!

Öte yandan polisin artık temel görevi hırsızları, katilleri yakalayarak kamusal huzuru sağlamak değil. Temel görevi “terörle mücadele”. Bir zamanlar sadece polisin “siyasi şubelerine” ait olan örgütlenme mantığı artık tüm polis teşkilatında egemen. Çünkü yeni güvenlik mantığı terörün her yerde olduğu varsayımına dayanıyor. Terör hem içerde, hem dışarda. Hem okulda, hem sokakta. Okullardaki uyuşturucu sorunu da terörle bağlantılı (olabilir), borsa işlemleri de. Teröristler ise sen, ben, yandaki komşu (olabilir). Her yer ve herkeste bu potansiyel varsa ve güvenlik mantığı risk denetimi üzerinden işliyorsa, siz de bugün vatandaş, yarın düşmansınız!

Bu duruma bir de yoksulların ve göçmenlerin kontrolünü ekleyin. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yoksulluk gibi önemli toplumsal sorunların denetimi refah politikaları üzerinden çözülmeye çalışılmış ve özellikle refah devleti uygulamalarının geniş olduğu toplumlarda polisin siyasal huzursuzluğu bastırıcı ve düzenleyici rolünde fiili bir azalma ortaya çıkmıştı. Bugün ise devletin sosyal politika alanından çekilmesiyle birlikte yoksulluğun ve artan kitlesel hoşnutsuzluğun zapt edilmesi görevi giderek artan oranlarda polis erkine devrediliyor. İç huzurun sosyal politika değil, polis ve hapishane eliyle korunduğu kurumsal bir yapı ön plana çıkıyor. Memnuniyetsiz kitleler dahil edilme değil, şiddetle bastırılma yoluyla kontrol ediliyor. Bütün dünyada geometrik olarak artan hapishane nüfusuna bakın! ABD’de son 30 yılda hapishane nüfusu %790 oranında artmış durumda. Suç arttığı için mi oluyor bu? Hayır, iktidar stratejisi değiştiği için.

Güvenlik aygıtının dönüşümünden en fazla etkilenen bir diğer grup göçmenler. Dünyanın pek çok ülkesinde yasalar polis aygıtına göçmen olduğundan şüphelendiği herkesi durdurma ve kağıtlarını kontrol etme yetkisi vermiş durumda. Human Rights Watch verilerine göre, ABD’ye giren kağıtsız göçmen sayısında 2002-2012 arasında çok ufak bir artış var. Bu ufak artışa rağmen polisin 2002’de yakaladığı göçmen sayısı 3000 iken, 2012’de bu sayı 48 bine çıkmış durumda. Göçün kontrolü aynı  zamanda sınır kontrolü anlamına geldiği için polis aygıtının giderek ordulara ait olan sınır koruma işlevini de yerine getirmeye başladığını görüyoruz. Hemen her ülkede özel sınır koruma polisleri var artık. Askeri teçhizatlı, özel üniformalı ve özel eğitimli. Görevleri “düşman göçmenleri” ülkeden uzak tutmak olan.

Kısacası siyasal iktidarların temel derdi diğer “düşman” devletlerin saldırısını engellemek değil artık, kendi isyancı vatandaşlarının siyasal rejimi sarsabilecek kalkışmalarını önlemek. Orduların ayırıcı yerini polisin aldığı bir siyasal düzene geçtik. Polisin ordulaştığı, ordu ile polis arasındaki ayrımın bulanıklaştığı bir düzen bu. Tehdit göçmenlerden, siyahlardan, yoksullardan geliyor. Polis aygıtı isyana karşı savaş, uyuşturucuya karşı savaş, teröre karşı savaş yürütüyor. İçerisi savaşın alanı haline gelirken, polisin temel görevi de suçun kontrolü değil, çeşitli savaş(lar)ın yürütülmesi oluyor. Üstelik uyuşturucunun, terörün kökünün dışarda olduğu ve sadece ulusal alanla sınırlı olan polis aygıtının yeterince etkili olamayacağı fikri kurumsallaşıyor.

Yetki kullanımı ve alanı genişleyen, tehdit tanımı dönüşen polis aygıtının teknolojik imkânları da buna paralel olarak genişliyor, askerileşiyor. Örneğin ABD’de 1997 yılında başlatılan “1033 No’lu Program” uyarınca Polis Teşkilatları Savunma Bakanlığı’nın “ihtiyaç fazlası” malzeme ve teçhizatından (ağır silahlar ve mayına karşı korumalı zırhlı araçlar gibi) yararlanabiliyor. Askeri kaynaklar ve teçhizatın polis teşkilatları tarafından kullanılmaya/paylaşılmaya başlanmış olması sadece ABD’ye özgü bir uygulama da değil. Örneğin Türkiye’de 2011 yılında Savunma Sanayi Müsteşarlığı kanununda yapılan değişiklik ile müsteşarlık sadece ordunun değil, MİT ve Emniyetin tedariklerini de yapmaya başlamış durumda.Sonuç olarak polis teşkilatlarının elinde giderek çoğalan bir askeri teçhizat yığını var artık. Örneğin 1999-2012 yılları arasında sadece 3 cinayetin gerçekleştiği ABD’nin Keene kasabasında polis teşkilatı zırhlı araç alımı için 286 bin dolar para harcayabiliyor. Üstelik emniyet müdürüne bu alımın nedeni sorulduğunda “balkabağı festivali ve diğer tehlikeli durumların” kontrolü için diyebiliyor.

Gezi ve Ferguson’u birleştiren biraz da bu işte. Siyasal iktidarın gözünde isyan edenler, siyahlar, yoksullar, göçmenler artık vatandaş değil. Balkabağı festivaline giden teröristler onlar!

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar