‘Arkadaş’: Bir fetiş olarak devrimci -

Yılmaz Güney’in Arkadaş filminin son sahnesi fazlaca acımasızdır: Âzem film boyunca arkasından koştuğu ve koşturduğu eski arkadaşının intiharını haber veren silah sesini ve onun ‘yoz’ eşinin çığlığını duyunca gayet hoşnut bir gülüş tutturur. Sonra ‘örgütlediği’ gençle el sıkışır (bir nevi “artık olay sende koçum, ben kaçıyorum”dur bu) ve SON.

Peki nereden geliyor bu memnuniyet? Sever göründüğü arkadaşının ölümü istenir bir durum mudur Âzem için? Yanıt evet. Çünkü Âzem’e göre Cemil ‘yozlaşmış’ yaşantısıyla eski Cemil olmaktan çıkmış, bu bakımdan zaten ölmüştür. Film boyunca oradan oraya savurma ve savrulmalar da yaşadığını sanan ölüyü öldüğü ‘gerçeğiyle’ yüzleştirmek ve ölüyü gömüp yeni yaşamına başlamasını sağlamaktır. Bu olmaz tabii, gayet gerçekçidir film bu noktada, Âzem’in emekleri boşa gitmez: Cemil yaman çelişkileriyle veya ‘baş çelişki’siyle baş edemeyip intihar eder. Azem’in kendisine lazım olur diye verdiği tabancayla tabii.

Bu da hiç yoktan iyidir Âzem için -gülmesi boşuna değil. Yeni (ve tabii eski) ‘doğru’ hayata başlamayacaksa ölerek zaten bir anlamda vuku bulmuş ölümünü gerçekliğe kazıması yeğdir.

Çelişkileri sonlandırmak: ‘İsterse dünya yansın’

Peki tüm bunlarda bir gariplik yok mu? Soralım: Ne olmakta film boyunca esas olarak? Âzem neden gidip işçileri örgütlemez, eyleme gitmez mesela? ‘Yoldaş’ı (?) kadın Âzem’e Cemil’in peşini bırakması gerektiğini; Cemil’in yaşayışının, koşullarının onun bilincini yarattığını; onun ‘yol’a gelmeyeceğini, vs. gerçekçi bir şekilde anlatmasına rağmen neden Cemil’in peşinden koşmaya devam eder?

Bir filmden, dahası iyi bir filmden bahsediyoruz. Dolayısıyla bu soruların “su 100 derecede kaynar” gibi kesin bir cevabı yok, en azından benim yok. Ama cevabın ne olabileceğiyle ilgili bir ipucu var bence elde; o da şu: Arkadaş’ta devrim yoktur, devrimci vardır. Devrim, devrimciye bağımlı bir belirsizliktir, ama tam da bir kesinlik olarak gösterir kendini: bu sinemayla alakalı bir şey sanırım.

Elbette sadece bu değil. İşin kötüsü, ‘sever göründüğü’ dedik ama haksızlık etmeyelim: Âzem, Cemil’i sahiden sevmektedir. ‘Arkadaş’ın bir anlamı da budur gayet açık şekilde. Ama belirleyici olan bu değildir. Âzem’in Cemil’le arkadaşlık etme tarzı da devrimcilik yapma tarzınca belirlenir.

Önemli olan devrimcidir. Ama Cemil’le ilgili gerçekçi saptamalarda bulunan kadın değildir buradaki devrimci. Âzem’dir. Yalçın Küçük’ün ‘aydın’ tanımıdır buradaki’ devrimci’ tanımı: “Macerası olan adam”. Bir kişiliktir bu. Saptadığı çelişkileri sonuçlarıyla ilgili hesaplar yapmaksızın sonuna kadar götürüp keskinleştirerek nihayete erdiren bir adam. Tek istediği patlamalar yaratmak olan bir adam. Ne yıkılır, yıkılanın altında kimler kalır; bunların, yapıp ettiklerini belirleyici bir ağırlığı yoktur.

Âzem yapıp ettiklerinin sorumluluğunu alan biri değildir. Bir ‘anlayış etiği’dir onunkisi. O doğru olanı yapmaktadır, varsın dünya yansındır.

İmkan mı? Kimin imkanı?

Mesele son tahlilde Cemil’in intihar etmiş olmasının ‘yerindeliği’ değil; Âzem’in müsebbibi olduğu böyle bir mevzu karşısında bu derece sorumsuzca davranmasıdır. Bizzat intihar bu sorumsuzluğun neticesi değil mi zaten? Tüm bu hikayeden elde edilense Âzem’in devrimci kimliğinin ve coşkusunun perçinlenmesi.

Benzer bir yaklaşımı birkaç sene öncesinde yanımda yöremde olan devrimci ‘abi’lerle tartıştığımız ve söyledikleriyle asla tatmin olmadığım bir konuda görmüştüm. Konuştuğumuz mesele iç savaş ihtimaliydi. Onlara göre iç savaş bir devrimci imkandı. Bu nedenle de gayet istenir bir durumdu.

İç savaş nedir, ne değildir, vs. tartışmasına girmeyelim. Dikkat çekmek istediğim sorun başka. Bu tartışmada bana laf anlatanların gözden kaçırdıkları şuydu: İmkan, olanak dediğimiz şey hayatın önümüze getirip koyduğu ‘hayırlı’ olaylardan kendiliğinden kaynaklanan ‘nesnel’ bir durum, öylece geliveren bir fırsat olarak kavranamaz. Olanak, öznenin olaylara, durumlara müdahale kapasitesinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla kendi dar çalışma biçimlerinin kıskacında debelenenlerin böyle sorumsuzluğu ölçüsünde ürkütücü ‘cesur’ beyanlarda bulunması boş laftan daha beterdir.

Doğru veya yanlış; işaret etmek başka, yapıp etmek başka. Muhatabı, parçası olunmayan durumlar, olaylar, olasılıklarla ilgili kapasitesiyle ters orantılı bir müdahaleci söylemle hareket edenlerin (daha doğrusu hareketsiz duranların) dönüp bir kendine bakması gerek.

Güzelleme mi eleştiri mi?

Ancak Arkadaş güzellemesini yapıyor göründüğü tipin ve bu tiple benzer özellikler taşıyan yönetmenin kendisinin eleştirisi olarak da okunabilir. Şöyle bir örnek vererek açıklayayım:

Brecht, Cesaret Ana ve Çocukları oyununu yazıp oyun sahnelendiğinde çeşitli sosyalist yayınlarda bu oyunun hiç de sosyalist olmadığı yönünde eleştiriler çıkar. Baş kahraman savaşın türlü yıkımlarını kendisi de çok derin şekilde yaşamasına rağmen (çocuklarını kaybeder savaşta) oyunun sonunda savaş karşıtı olmaz; geçimini savaştan sağlayarak yaşamaya devam eder. Sosyalist bilinç bunun neresinde!

Brecht’in yanıtı şöyledir: Gerçekte olan, olacak olan budur. Yaşanan acılar, yıkımlar bir devrimci özne tarafından dolayımlanmadığı sürece oyununa karşı eleştiri yazılarını yazanların oyunda görmek istediği ‘bilinç sıçraması’ gerçekleşmeyecektir. Oyunun göstermek istediği tam da içinde olmayandır.

Aynı şeyi Arkadaş için de düşünmek mümkündür. Güney sahiden böyle düşünmüş müdür, ne kadar bilincindedir filminin böyle okunabileceğinin; bu konuda bir yargıda bulunamam. Ama Tarık Akan’ın deyimiyle ‘Yılmaz abinin adamları’ndan Güney’in maço duruşuna; oradan oraya, birbiriyle alakasız mekanlar ve kişilerle yaşayan Âzem gibi, farklı hayatlardan farklı tiplerle muhatap olan Yılmaz Güney’e, filmin kahramanıyla Güney arasında pek çok koşutluktan bahsedilebilir. Dolayısıyla bu özelliklerin sahibi devrimciyi güzeller görünen film aynı zamanda bu tipin eleştirisini de içinde (veya dışında: Brecht örneğini hatırlayalım) taşır. Hem Âzem’in hem de Güney’în.

Güney’in angaje bir yönetmen olması da göz ardı edilmemeli. Güney siyasi hedefleri olan bir yönetmendir her şeyden önce ve her şeyle beraber. Sadece özlenen, beklenen bir ütopya olarak ‘hedef’ten bahsetmiyorum. Aktüel hedefleri de vardır. Filmlerini bu anlayışla da çekmektedir. Bu durum da Âzem’in durumunu andırmaktadır. Örgütsüz ama fena halde angaje. Ayrıca Âzem’i Güney’in oynuyor olması da hem öne sürdüğüm düşünceler hem de yarattığı etki bakımından önemli bir başka unsurdur.

Kısa bir ara: Örgütlü olmak üzerine

Macerası olan, aşağı yukarı her şeyi bilen ve ‘erkek’ devrimci bir fetişse, ‘örgüt’ ve ‘örgütlü olmak’ da bir fetiş tabii. Örgüt burada bir araç olmaktan çıkar. Muhteşem insanlarla süprüntü insancıkları birbirinden ayıran bir turnusol kağıdı olur. Dahası ‘bizim taraf’, ‘bizim örgütümüz’, ‘burası’ tertemizdir ve ‘dışarı’nın yozlaşmışlığından, yukarıdan kibirle bakılan ilişkilerinden azadedir. Oldukça durağan bir dünyadır açıkçası.i

Bunları dememin sebebi bu yazıyı Yılmaz Güney’i hor görüp “boşta kalıp mal mal takılacağınıza bir yer bulun, örgütlenin; böyle birey olarak takılırsanız olduğunuzdan daha iğrenç varlıklar haline gelmeniz işten bile değil”i göstermek amacıyla yazmamış olmam -ayrıca iki fetişin el ele yürüyebileceği sır değil. Ancak bu konuları deşiyorken birkaç şey söylemek istiyorum tabii.

Birey olmayı hor görmenin ne anlamı olduğunu bilemediğim gibi, bunun ne işe yaradığını da kavramış değilim. İşin ilginci sosyalist örgütlerin genel çalışma tarzı da esas olarak bireyleri örgütlemek üzerinden yürümüyor mu mesela? Ayrıca bir mega bedenin parçaları da değiliz (soyut değil biyolojik anlamda konuşuyorum): Al işte maddi temel.

Yanılmayan devrimci gibi örgüt de yanılmazdır. Öyle ki örgütlülerin bir parçası oldukları yapı hakkında bir eleştirisi olması gibi bir durum gariptir. Diyelim ki var böyle bir eleştiri; hangi mekanizmalar kullanılarak bu eleştiri ‘yer’ine (neresiyse o yer: işte belirsizliğin kendini kesinlik olarak gösteren görkemine bir örnek daha) ulaştırılacaktır?

Burada olması gerektiği halde olmayan şudur: Kişiler örgütün bir parçası olduğu kadar örgüt de kişilerin bir parçasıdır, onlarındır. En azından böyle olmalıdır. Kendi yalnızlığımızı muhafaza etmediğimiz müddetçe bulunduğumuz yerin içine edilmesine de imkan tanıyoruz demektir ayrıca.

Ufak hamlelerle büyük darbeler beybi” ii

Güney’in Güney eleştirisi tespiti isabetli olsun veya olmasın Arkadaş tam da yukarıda anlattığım tarzda bir devrimcilik anlayışını, tam da böyle bir adamı anlattığı için benzersizdir. “Bu tokatın hesabını soracağız; bir gün mutlaka!” Bu cümleyi Âzem kendisine tokat atan Cemil’in ‘yoz’ eşine söylemektedir, yumruğunu sıkarak.

Aynı veya benzer bir cümlenin daha uygun kaçabileceği daha sosyal içerikli sahneler hayal etmek zor değil: Bir fabrikada, bir eylem sırasında geçebilecek daha ‘uygun’ sahneleri kolaylıkla kurabiliriz kafamızda. Ama işte Arkadaş’ı benzersiz kılan tam da budur: Daha önce kimsenin gezinmediği yerlerdedir Güney. Birbiriyle ilişkilendirilebileceğini kimsenin düşünmediklerini kendine has bir tarzda ilişkilendirir ve acayip bir enerji yaratır.iii

Film bir bakıma kendinden emin ve maceracı bir adam olarak devrimci fetişinin güzellemesiyse bir bakıma da bu fetişin eleştirisidir. Kendi adında taşır bunu hatta: Filmin adı ‘Yoldaş’ değildir, ‘Arkadaş’tır.iv Tüm iyi sanat eserleri gibi Arkadaş da tek bir adımla birkaç şey birden yapmaktadır.

Notlar

i Bu dünyayı anıştıran bir sahneyi filmin Cemil’in eski mahallesindeki eski tanıdıklarıyla katıldığı piknik sahnesinde de bulabiliriz. Burada ‘halk’, ‘mahalle’ temizdir. İyiler ve kötüler baştan ayrılmıştır. Ama Güney klişelerin ardından ve öncesinde büyük sahneler çekerek bu basitleştirmeleri affettirir. Örneğin Sürü’deki devrimcinin ölümü sahnesi çokça direkt olduğundan yaratmak istediği etkiyi sollarken, ailenin ışıklı vitrinleri izleyerek caddede yürüdükleri sahne benzeri zor bulunur bir enerji içerir ve hedefi on ikiden vurur.

ii Sagopa.

iii Güney bunu Umut’ta da yapar. Coşkulu kalabalıklar, direnen işçiler değildir hikaye edilen. İşçi olmanın başka, aslında daha gündelik ama pek ilgilenilmemiş yönlerine eğilir film. Geleceksizliğin bu derece yoğunlaştığı, gerçek anlamda günü gününe ve anı anına yaşayanların çoğaldığı şu zamanlarda daha da önemli bu tercih.

iv Bu, yoldaşlık ile arkadaşlık arasında bir değer hiyerarşisi kurduğumdan değil, yazının başından beri anlattıklarımla alakalı tabii. İkisi geçirimsiz durumlar da değil. Ama yeri gelmişken şunu da söyleyeyim: Bir şeyin ‘iyi’ olarak kabul edilmesi için devrimci, devrimle alakalı, vs olmasına da gerek yoktur. Bu nedenle gülmek devrimci bir eylem değildir mesela. O zaman gülmeyelim yani; madem devrimle alakası yok? Tam da bundan bahsediyorum. Benzer örnekleri de sizler düşünün.

Bulunduğu kategori : Örgütsel Deneyimler

Yazar hakkında

İlgili Yazılar