‘Anahtar HDP’nin elinde’ -

Tüm bu bloklaşmanın dışında bir seçenek olması şimdi HDP’nin avantajı haline gelebilir. Hatta bu durum, HDP’yi hiç beklenmedik bir konuma, Erbakan’ın meşhur tabiriyle “Anahtar Parti” konumuna getirebilir.

Zabel Mirkan / Yeni Özgür Politika

Birçok yazı ve makalesi Birikim, Toplum ve Bilim, Mesele, Gelecek, Yeniyol, Toplumsal Tarih, Tarih ve Toplum, Birgün ve Özgür Gündem gibi yayınlarda yayımlanan Foti Benlisoy, şu an Başlangıç Dergi’de çalışmalarına devam ediyor. “21. yüzyılın İlk Devrimci Dalgası: Fransa ve Yunanistan’dan Arap Devrimi, The Occupy Hareketleri ve Kürt İsyanına”, yazarın ilk kitabı.

Foti Benlisoy, HDP’nin Cumhur ve Millet İttifakları’ndan dışlanmasının bir avantaj olduğunu söyledi ve ekledi: Eğer Millet İttifakı’nda yer alsaydı HDP’nin sesi kaybolacaktı. Dolayısıyla HDP şimdi anahtar parti konumunda.

Benlisoy ile ekonomideki gidişatı, 24 Haziran seçimlerini, Cumhur ve Millet ittifaklarının durumunu ve üç yıldır saldırı altında politika yapmaya çalışan HDP’yi konuştuk.

AKP-MHP iktidarının önünde 1,5 yılları daha varken neden seçime gidildi?

Öncelikle adına ne dersek diyelim mevcut rejimin plebisiter niteliğini akılda tutmamız gerekiyor. Yani benim “Bonapartist” demeyi tercih ettiğim rejim, sürekli olarak sandığa gitme, sandık vesilesiyle toplumu saflaştırma ve meşruiyetini sandıktan çıkan ya da çıktığı iddia edilen çoğunluğa dayandırmaya muhtaç. Liderin sürekli olarak oylanması, lideri desteklediği iddia edilen çoğunluğun seçim ritüelinde ona biat ettiğini sergilemesi adeta bir zaruret. Son yıllarda bu kadar çok sandığa gidiliyor oluşunun ve sandıkta esas olarak da Erdoğan’ın oylanıyor oluşunun rejimin bu karakteristiğiyle bağlantısını atlamamalıyız.

Elbette seçimin öne alınmasında daha somut, daha pratik diyebileceğim nedenler belirleyici oldu. Bir spekülasyon, İyi Parti’yi seçim sürecinin dışında bırakmak gibi, neticede tutmayan bir hesabın söz konusu olduğu. Mevcut siyasal iktidarın geçmişi, geleneği böyle oyunlara başvurabileceğine dair bir karine kuşkusuz. Muhalefet saflarında henüz bir dağınıklık hâkimken baskın bir seçime gitmenin siyasal iktidara bir psikolojik üstünlük ve avantaj sağlayacağı da muhakkak düşünülmüş olmalı. Fakat esas etkili faktörün, yaklaşmakta olduğu hemen bütün ciddi gözlemcilerce ifade edilen iktisadi krizin olası sonuçlarına dair tedirginlik olduğu kanısındayım. Bu açıdan bakıldığında zaman faktörünün iktidarın aleyhine işlediği aşikâr. Dolayısıyla Türkiye’de olası bir iktisadi buhranın yaratacağı sonuçlar iktidarı yıpratmadan, kriz karşısında ahaliye ve elbette önce alt sınıflara içirilmesi zaruri sayılacak “acı reçete” gündeme gelmeden seçime apar topar da olsa gitmek tercihinde bulunuldu sanırım.

Nisan ayı enflasyon oranının beklentilerin üzerinde çıkması, doların 4.30’u görmesi ekonomik sıkışmanın göstergeleri olarak okunuyor. Bunlar erken seçim kararını nasıl etkiledi?

Son dönemde Türkiye’de mevcut sermaye birikimi rejiminin yapısal bir kriziyle karşı karşıya olduğumuz, dolayısıyla henüz bir kriz patlak vermemiş ise de mevcut sermaye birikim rejiminin bir çıkışsızlığa doğru sürüklendiği, yapısal bir kriz ortamında bulunduğumuz gibi tartışmalar yürütülüyor. Mevcut iktisadi siyasal yapısının kırılganlıkları artmış durumda ve erken seçim kararı da bu kriz ortamına verilmiş bir yanıt gibi. Krizin özellikle alt sınıflar açısından somut, can yakıcı sonuçları ortaya çıkmadan süratle seçim sürecine gidilmek istenmiş gibi görünüyor. Ekonomik bir darboğaza dair saydığınız emarelerin daha henüz adıyla sanıyla bir kriz patlak vermemişken bizzat iktidara yarayabileceği dahi düşünülmüş olabilir. Kanaatim, iktidarın seçim kampanyasının hiç değilse bir bölümünü, “istikrar” teması üzerine kuracağı, Erdoğan seçimi kaybederse yaşanacak sarsıntının zaten kötü olan ekonomik durumu daha da içinden çıkılmaz hale getireceği argümanı üzerine kuracağı yönünde. Bu öyle yabana atılabilir bir argüman değil. Zira daha solda bir alternatif yoksa kriz emarelerine verilecek ilk tepkinin “istikrar” yönünde muhafazakâr bir tutum olması mümkündür.   

Peki 24 Haziran’a kadar ekonomide nasıl bir seyir olur sizce?

Seçimlere ilişkin siyasal iktidarın açıkladığı pakete baktığımızda, esas itibariyle Türkiye’deki ekonomik kırılganlığa kırılganlık ekleyecek bir vaatler dizisiyle karşı karşıyayız. Öte yandan son gerçekleştirilen ekonomi zirvesinde piyasa ortodoksisine dönük adeta bir itikat beyanı söz konusu. Siyasal iktidarın bu seçim sürecini mümkün mertebe kazasız belasız atlatma ve bundan sonrasına bakmak gibi bir bakışı olduğunu düşünüyorum. Öte yandan Türkiye’de iktidarın bir süredir bütünlüklü bir iktisadi politikası olduğunu söyleyebilmek de mümkün değil. Sürekli zamana oynayan, neoliberal ortodoksiyle, yeni ama çok mütereddit ya da Ümit Akçay’ın sevdiğim tabiriyle utangaç bir kalkınmacı söylem arasında gidip geliyor siyasal iktidar. Burada esas önemli olan, 2001 ile kıyaslanabilecek bir yapısal kriz ortamındaysak bunun Türkiye’nin siyasal manzarasını ne hale getireceği sorusu.

Unutmayalım, 2001’deki kriz Türkiye’nin merkez siyasal aktörlerinin çökmesi gibi bir sonuçla karşı karşıya bırakmıştı bizi. Dolayısıyla böyle bir krizle karşı karşıya geldiğimizde mevcut siyasal iktidarın gücü, toplumsal dayanakları ne hale gelir, bu bir soru işareti. Bu soruya muhalefet çevrelerinde yaygın olan bir otomatizmle yaklaşmamak gerektiği kanısındayım. Krizin otomatik olarak siyasal iktidarın yıpranmasına neden olacağı gibi bir kanaat hâkim. Özellikle toplumsal muhalefet güçlerinin, sınıf hareketinin mevcut hazırlıksızlığı, işçi sınıfının ve onun örgütlerinin mevcut güçsüzlüğü düşünüldüğünde krizin daha da vahim politik sonuçlara yol açması, mevcut faşizan atmosferi daha da kızıştırması, daha klasik anlamda faşist görüntülerin ortaya çıkması gibi bir riskle karşı karşıyayız. Dolayısıyla özellikle solun, muhtemel kriz karşısında belli bir hazırlık içerisine girmesi, daha şimdiden ve belki de seçim atmosferinin katkısıyla kriz karşısında emekçiler açısından kritik hale gelecek bazı taleplerin yaygınlaştırılması gibi bir çaba içerisine girmesi gerekiyor. Sosyalistlerin seçim sürecini seçimlerin sonrasını gözeten bir tarzda değerlendirmesi bu bakımdan kritik önemde.

Mevcut iktidar “Krizi onlar yönetsin” gibi bir plan içinde olabilir mi? Böylelikle daha güçlü bir şekilde dönme imkânları olur mu?

Sanmıyorum. Bu çok riskli olur. “Olağan” bir parlamenter sistem söz konusu olsa belki bu ihtimali konuşabilirdik. Bunun çeşitli ülkelerde örnekleri var. Aklıma gelen en yakın örnek Yunanistan. Yeni Demokrasi iktidarı seçimle Pasok’a devretmişti ve kriz esas itibariyle Pasok’un üzerine kalmıştı. Burada muhtemelen böyle bir hesap söz konusuydu. Ancak bizdeki siyasal güçler dengesi ve siyasal kurumsallaşma böylesi bir tercihi iktidar açısından aşırı riskli hale getiriyor. Türkiye’de bir tür Bonapartist rejime geçiş yapılıyor. Devletin ve yürütmenin aşırı özerkleştiği, tek bir şahsın devleti bir mülk gibi edindiği ortamda iki aylık bir iktidar kaybının bile çok ciddi bedelleri olabilir. Bir sonraki seçimle nasıl olsa daha güçlü geliriz diye düşünülecek bir “olağan” parlamenter siyasal yaşam söz konusu değil. Tam tersine öyle bir durum, alaturka Bonapartist girişimin boşa düşmesi ve iflası anlamına gelebilir. Gramsci Bonapartizm için Sezarizm tabirini kullanır ve Sezar’ın ayağı bir kaydığında ortaya sayısız “Brutus”un çıkacağını, yani iktidar büyüsü kaybolduğunda şimdiki koalisyonu dağılmaya götürecek “ihanetlerin” yaşanacağını mevcut iktidar hepimizden çok daha iyi biliyordur muhtemelen.  

Cumhur İttifakı’nın karşısına içinde Kürtlerin olmadığı sağ bir ittifak konuldu. Baktığımızda iktidara talip olan kimi partilerden daha fazla oy almasına rağmen HDP, hâlâ, neden dışarıda bırakılıyor?

Son iki-üç seneye baktığımızda cevabı malum aslında. Erdoğan ve Bonapartist girişiminin belki de en önemli dayanağı, Kürt meselesi etrafında, daha doğrusu savaş politikaları etrafında yaratabildiği toplumsal ve siyasal mutabakat oldu. Militarist politikalar, yeni rejimin kaldıracı gibi bir işlev gördü. Bu savaş politikalarına mevcut merkez muhalefetin çeşitli nedenlerle esastan itiraz edememesi, Erdoğan’a kurmakta olduğu yeni ittifaklar, inşa etmekte olduğu yeni devlet mimarisi açısından hayli avantaj sağladı. Bunun son örneğini Afrin operasyonunda gördük. Bu koşullar altında, yani muhalefet de bu mutabakata bir biçimiyle dahilken aslında HDP’nin dışarıda bırakılması çok da şaşırtıcı bir durum değil.

Ancak daha yakından bakmak gerekirse, Akşener faktörünün bu tutumda belirleyici oldu gibi görünüyor. Akşener HDP ile ittifak yapıyor görüntüsünün MHP’nin işine yarayacağı gibi bir korkuyla hareket etti. Bu kaygı ve korkuyu CHP, Saadet de paylaştı. Çünkü biraz önce de belirttiğim gibi, savaş politikalarının çizdiği sınırlara CHP ya da Saadet Partisi tarafından (bir takım itirazlar kuşkusuz dillendirilse de) esastan itiraz yöneltilmemesi HDP’nin dışlanmasını neredeyse zaruri kılıyordu.

Başka bir açıdan bakmak gerekirse, ben bu ittifaktan dışlanmış olmanın HDP açısından illâ ki olumsuz bir durum olduğunu düşünmüyorum. Hatta bilakis, HDP’yi iki sağ bloğun rekabeti içerisinde geçen bir seçim sürecinde bir başka alternatifi işaret eden, başka, daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir politik seçenek olarak ayrıştırabilir. Ehven-i şer sağ ile şer sağ arasındaki rekabette HDP, şu anda nesnel olarak daha solda bir pozisyonda kalıyor. OHAL rejimine karşı daha bütünsel bir itiraz açısından, özellikle Demirtaş’ın adaylığıyla, daha da avantajlı bir konuma sürüklenebilir HDP. Bir toplumsal huzursuzluğun, kendi ifadesini bulamayan bir tepkinin adresi haline gelebilir.

Bunu daha çok Demirtaş’ın adaylığının etkilediğini eklemek gerekiyor. Son birkaç yıl içerisinde HDP ister istemez bir siyasal yıpranma, bir stratejik tutulma yaşadı. Özellikle Türkiye’nin Batısı’nda, siyasal iktidar tarafından itibarsızlaştırıldı ve kriminalize edildi. Ama Demirtaş bu meşruiyet kaybından görece azade kalmış gibi görünüyor. Esas itibariyle çok da sembolik bir anlam ifade ediyor. Tüm bu bloklaşmanın dışında bir seçenek olması şimdi onların avantajı haline gelebilir. Hatta bu durum, seçimler sonrası bu krizle alakalı politik keşmekeş içerisinde HDP’yi hiç beklenmedik bir konuma, Erbakan’ın meşhur tabiriyle “Anahtar Parti” konumuna getirebilir. Bu durum toplumsal muhalefet açısından da bir avantaj bana kalırsa, umarım bu aralık değerlendirilebilir.

CHP’nin adayı Muharrem İnce, iktidarın yafta ve suçlama üzerinden bir seçim stratejisi varsa buna da hazır olduğunu, misliyle cevap vereceğini söyledi. İktidar kanadından gelen böylesi yafta ve suçlamalar şimdiye kadar CHP’yi hep savunma pozisyonuna itti. İnce bunu değiştirebilir mi?

İnce, sonuç itibariyle, CHP’nin daha önce gündeme gelen diğer adaylarıyla kıyaslandığında daha “kavgacı” ve hitabeti güçlü bir isim. Yeri geldiğinde Erdoğan’a sert karşılıklar verecektir. “Eğlenceli”, “keyifli” bir seçim kampanyası söz konusu olabilir. Fakat şaka bir yana bu siyaseten, seçmen açısından ne anlama gelir, seçmen davranışını nasıl etkiler bilemiyorum. İnce’nin Erdoğan ziyareti, iki adayın aslında eşit olduğunu gösteren, Erdoğan’ın kendi etrafında kurmaya çalıştığı dokunulmazlık halesini bu anlamda ihlal eden zekice bir hamleydi. Muharrem İnce bir taraftan CHP tabanını konsolide etme, kendi adaylığı etrafında seferber etme ve onu olabildiğince yüksek bir yoğunlukla sandığa taşıyabilme çabasında olacaktır. Bunda başarılı olacağını düşünüyorum. Yılmaz Büyükerşen ya da İlhan Kesici gibi adaylara göre, hele hele Abdullah Gül, Abdüllatif Şener gibi isimlere göre bunu çok daha iyi yapacaktır. İkincisi, Meral Akşener’e CHP’den gideceği düşünülen muhtemel oylar için bir bariyer oluşturacaktır. Çünkü Akşener de Erdoğan’ın karşısında daha kavgacı, sert, korkusuz, hatta maşist bir söylem içerisine giriyor. Muharrem İnce de böyle bir söylem içerisinde olacaktır, bu durumda İnce bu alanda Akşener’le gizli rekabeti içerisinde CHP tabanını derli toplu tutacaktır. Buna ilave yapabilir mi? Çok emin değilim, olsa bile bu çok sınırlı olacaktır.

Belli ki yapılan hesap, ilk tur eksenli. Bu da gerçekçi bir tercih. İlk turda muhalif siyasal partilerin kendi tabanlarını sandığa sevk etmesi, katılımın yüksek olması ve bu durumun Erdoğan’ın yüzde ellinin altında kalmasına yol açması gibi bir düşünce söz konusu. İkinci turda muhalif kesimlerin zaten kalan muhalif aday etrafında kenetleneceğine dair bir varsayım da söz konusu. Ancak neticede siyaset tüm bu aritmetiğin ötesinde bir şey. Yaklaşan seçimlere son on küsür yılın siyasal blokları üzerinden bakıyoruz doğal olarak. Ancak bu blokları aşındıran göremediğimiz dip akıntılar olduğu da aşikâr. Özellikle de mevcut siyasal iktidar açısından. 16 Nisan referandumu bunun bir örneğiydi. Bu dip akıntılar bu seçimde açığa çıkar mı, çıkarsa sonuç ne yönde olur, yaşayarak göreceğiz.

Daha sağ bir figür yerine, neden Muharrem İnce?

Aslında cevabı zor bir soru. Sonuç itibariyle CHP’yi yöneten siyasal akıl şöyle düşünüyor gibi: Türkiye toplumu esas itibariyle muhafazakâr bir toplum, yüzde 60-70’inin mukaddesatçı, milliyetçi olduğu bir toplum. Cumhurbaşkanı adayı da yüzde 50’yi geçecekse bu kesimlere hitap edecek, AKP tabanından da oy alabilecek, en azından bu kesimlerce makul sayılabilecek bir aday olması gerekir. Abdullah Gül adaylığı bu “özcü” anlayış dolayısıyla yoklandı. Bu arada Gül isminin ciddi olarak düşünüldüğünü kanaatinde olduğumu belirteyim. Fakat tabii birkaç kayaya çarptı bu tasarım. Bir tanesi Akşener’in inadı oldu. Akşener, kendi siyasal kariyerini cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerine inşa etti başından itibaren. Abdullah Gül’ün risk almak istememesi, bir çatı adayı olarak hazıra konmak istemesi de önemli bir faktördü. Hulusi Akar’ın beklenmedik ziyareti gibi basınçlar da bu kararsızlığı iyice pekiştirmiş olmalı. Tabii Gül’ün olası adaylığının önünü kesen kritik bir faktör, CHP tabanındaki tepkiydi. Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan ağzı yandığı için olacak CHP tabanının dikkate değer bir kesimi “yoğurdu” üfleyerek yiyeceğini ifade etti.

İnce adaylığı muhtemelen ikinci seçenekti, ilk seçenek bir çatı adayıydı. Ses ve etki yaratabilecek, Erdoğan’ın kalibresinde, karşısına neredeyse “düşman kardeşler” tartışmalarına neden olacak bir aday koymaktı. İkinci seçenek ise biraz önce belirttiğim gibi CHP tabanını tutacak, onu sandığa sevkedecek ve olası bir ikinci turda bu özelliğiyle muhalefetin birleşik adayı olabilecek bir adaydı. Sanki ilki olmayınca ya da fazla riskli görününce hiç değilse ilk tur açısından ve elbette parti içi dengeler bakımından daha “sağlamcı” görünen ikincisi tercih edildi.

HDP tabanının vereceği oylar ikinci tur için belirleyici olacak. İnce dokunulmazlık oylamasında, son CHP kongresinde ve Demirtaş’a dair açıklamalarıyla Kürt meselesinde ılımlı bir tavır sergiler göründü. Bu, önümüzdeki süreçte AKP’nin de böyle bir söylem kullanmasına vesile olur mu?

Tabii ikinci tur olursa. İnce’nin söylemleri, Demirtaş’ı ziyaret etmesi, Kürt seçmenini kısıtlarıyla da olsa bir biçimde gözetmesi iyi bir şey aslında. Kürt siyasal hareketini bir bütün olarak kriminalize etmeye dönük milliyetçi mutabakatta çatlaklar yaratması açısından bu tarz çıkışlar önemli. Karamollaoğlu’nun da Demirtaş’ın serbest bırakılması gerektiğine dair sözlerini aynı çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Bu tarz açıklamaları bir tür samimiyet testine tabi tutmanın ya da bunlara “dün neredeydiniz” gibi söylemlerle itiraz etmenin siyaseten doğru olduğuna inanmıyorum. Burada önemli olan, oy kaygılarıyla da olsa, bir önceki dönemin milliyetçi konsensüsünde dikişlerin tutmamaya başlamasıdır. Bu kuşkusuz olumlu bir gelişmedir. İnce ya da Karamollaoğlu’nun bu tavırlarının devam edeceğini düşünüyorum.

Ancak AKP cenahından pragmatist mahiyette de olsa benzer çıkışları doğrusu pek mümkün görmüyorum. AKP son üç yıldır, ona oy veren belli bir Kürt seçmeni incitme, hatta kaybetme pahasına MHP tabanını yanına aldı. Bu da öyle kolay kolay bir tarafa bırakılamayacak stratejik bir tercih değil. Erdoğan’ın ve AKP kurmaylarının MHP’den kazanılacakların Kürtlerden kazanılacaklara göre daha fazla olduğu hesabını yaptığı açık. Hani dengeleme çabası içerisinde birkaç açıklama belki olabilir ama Erdoğan’ın marjı bu konuda çok sınırlı. Bahçeli faktörünü de atlamamak gerek. Bahçeli’yi Erdoğan’ın bir tür esiri ya da kuklası olarak nitelendiren yaklaşımı doğru bulmuyorum. Ben aksine Bahçeli’nin son bir yıldaki performansıyla giderek daha belirleyici hâle geldiğini düşünüyorum. Hükümetin önemli ölçüde siyasal ajandasını belirleyen bir isim haline geldi, hatta bazı kritik noktalarda hükümete frenler koyabiliyor. Erdoğan Kürt seçmene de göz kırpmak isteyebilir; ancak Bahçeli ve MHP ile stratejik ittifak onun hareket alanını epey kısıtlayacaktır.

Muharrem İnce, seçimlerde Erdoğan’ın karşısında ne kadar etkili olabilir? Retoriğiyle kitleleri kazanabilir mi? Ya da CHP’liler hariç İnce’ye oy verecek olanlar kimler?

İlk turda İnce’nin AKP tabanından öyle ciddi bir kazanım sağlayabileceğini düşünmüyorum. Başka partilerden de dikkate değer kaymalar olacağını düşünmüyorum. İnce ilk turda CHP’nin oy oranını performansıyla, hitabetiyle belki bir miktar yukarıya çekebilir. Malum, Türkiye’de biraz daha “erkek”, hani derler ya “masaya yumruğunu vuran” siyasetçi tipi de beğeniliyor maalesef. Biraz evvel de ifade ettiğim gibi, CHP’nin hesabı, yüzde 30’lara yakın bir oy oranı ile ikinci tura geçebilmek ve ondan sonra da diğer adayların partilerinden gelen oyu heybesine eklemek. AKP cenahında yaşandığı belli olan “metal yorgunluğunun”, onca yıllık iktidar olmuşluğun getirdiği yıpranmışlığın da ekstra bir avantaj yaratacağı pekâlâ varsayılabilir. Şu son “tamam” hadisesi aslında buna pek güzel bir örnekti.

Sol/sosyalist kesimin seçimlere yönelik tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Boykot bir seçenek olamaz mıydı?

Boykot tartışması sıkça gündeme geliyor. Şekillenmekte olan, Bonapartist dediğim rejim, otoriter niteliğine karşın kendi meşruiyetini şu ya da bu şekilde sandıktan, daha doğrusu çoğunlukçu “milli irade” mitinden devşiriyor. Seçimler siyasal iktidar açısından her zaman önemli oldu, olmaya da devam edecek. İkincisi, evet Türkiye’de seçimlerde hile meselesi, özellikle 16 Nisan referandumu sonrasında ciddi bir risk haline geldi. Önümüzdeki seçimde de seçimin adil olmayışını ve yüksek ihtimalle de usulsüzlükleri konuşacağız. Lakin tüm bunlara rağmen Türkiye bir Mısır değil hâlâ. Sisi gibi Erdoğan yüzde 90 ile seçilemez. Türkiye bir Rusya da değil; Erdoğan, Putin gibi yüzde 70 de alamaz. Seçim sonucunu şu ya da bu şekilde etkileyecek bir yüzde 1-2 puanlık “ayak oyunları” söz konusu olabilir. Ya da mesela Kürt seçmenin sandığa gitmesini engellemek gibi planlar yapılıyor olabilir. Ancak buna karşın toplumda seçimler defolu olduğuna göre onları boş vermeli gibi bir anlayış yok. Ahali açısından seçimler hâlâ önemli. İnsanlar bir şekilde sandığa inanıyor. Türkiye’de seçimlere büyük katılım oranları bunun en açık göstergesi. Geniş halk kesimleri bunu önemsiyorsa biz de bunu önemsemek zorundayız.

Bir başka önemli husus, boykot tartışması kitle hareketinin güçlü olduğu dönemlerde gündeme gelebilecek bir mücadele aracı. Alt sınıfın, emekçilerin, toplumsal hareketlerin elinin güçlü olduğu dönemlerde, ciddi bir örgütlülük etrafında ilerleyen bir kampanya ister boykot. Çünkü sistemin dışına işaret edilmiş oluyor ve açıkçası toplumsa muhalefet şu an bu güçte değil. Biz aslında Gezi’den sonra ciddi bir yenilgiyle karşı karşıya kaldık. Hareketler gerilemiş durumda, kaldı ki sizin boykot örgütlemek istediğiniz seçime de iki aydan kısa bir süre kalmışsa bu tartışma çok gerçekçi görünmüyor. Demirtaş’ın adaylığı söz konusu olduğundan beri de tamamen rafa kalktı diyebiliriz. Bu bakımdan HDP’nin organik parçası olmayan sol/sosyalist kesimlerin bu seçimlerde elinden geleni yapacağını, yapması gerektiğini düşünüyorum. Yani sol açısından HDP’den örgütsel ve politik olarak bağımsız olan ama Demirtaş ve HDP’yi belirli talepler etrafında destekleyen, bu seçeneklere oy vermeye çağıran aktif çalışmalar pekâlâ mümkün ve yapılmalı.

Bir yanlış tutumdan da bahsetmek istiyorum. Bazı sol parti ya da kümelerin kadro ve sempatizanlarını CHP ve HDP arasında dilediği gibi davranabilecekleri bir pozisyona itmeleri, yani bir tür serbest bırakmaları gibi bir durum da söz konusu. “İstediğinize oy verin” deyip, Demirtaş gibi bir adaya açıktan işaret etmemek çok yanlış bir tutum olacaktır. Aktif bir seçim çalışması yürütmeyip, sadece Erdoğan’a oy vermeyin demekle yetinmek hata olacaktır.

Kürtler açısından bu seçim süreci nasıl ilerler? 24 Haziran’da tanıklık edeceğimiz hangi tablo Kürtler açısından daha olumlu olur?

Kuşkusuz olumlu tablo, Erdoğan’ın birinci turda seçilememesi; meclis seçimlerinde de AKP-MHP bloğunun çoğunluğu kaybetmesi olur. Keza Erdoğan seçilse bile AKP-MHP bloğunun meclis çoğunluğunu kaybetmesi, bir başka ihtimaldir. Bu ihtimali geçenlerde Erdoğan’ın dahi “münafıklar” çıkışıyla dillendirmesi bunun pekâlâ olası bir senaryo olduğunun göstergesiydi. Her durumda seçim sürecinin Kürt siyasal hareketi etrafında oluşturulan tecridin şimdiden kırılmasına vesile olduğunu söylemek mümkün. Bu önemli imkânlar yaratan bir durum.

Son üç yılını saldırı altında geçirmiş bir HDP seçim sürecine hızlı ve etkili bir giriş yaptı gibi görünüyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

HDP açısından ilginç bir durum söz konusu. Belediye başkanları, milletvekilleri, eşbaşkanları tutuklandı. Bu saldırılar sürerken kriminalize edildi, meşruiyeti sorgulandı, çok ciddi şoven bir dalganın hedefi oldu. Tüm bu koşullara rağmen HDP hemen her kamuoyu yoklamasında yüzde 10 bandında görünmeye devam etti. Bu ciddi bir kazanımdır. Bu partinin bir yenilgi yaşasa da toplumsal tabanı ve etkisini sürdürmeyi becerdiği anlamına gelir. İnce ve Karamollaoğlu’nun son çıkışları da bu durumun bir itirafı aslında. Ancak bu durum bir rehavet sebebi olmamalı. HDP’nin baraj sorunu vardır ve barajı aşmak için çok ciddi bir çalışma yürütülmelidir. Bir de daha önce de söylediğim gibi HDP’nin Cumhur ve Millet İttifakları’ndan dışlanması, onu mevcut seçeneklerden bambaşka bir üçüncü odağa dönüştürebilir. Millet İttifakı’nda yer alsaydı HDP’nin sesi kaybolacaktı, siyasal programı ve iddiası görünmez olacaktı.

Türkiye’de ilk kez tutuklu bir lider cumhurbaşkanı adayı oluyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hapiste olmasına rağmen Demirtaş’ın toplum nezdindeki meşruiyeti açıkçası HDP’den daha güçlü. 7 Haziran seçimlerinde HDP’ye Batı’dan oy veren kesimler bu seçimde partinin kriminalize edilmiş ve yalıtılmış olmasından ötürü HDP’ye oy vermeyebilirler; ancak Demirtaş’a oy verebilirler. Otoriter bir iktidarın gadrine uğramış, bir mağduriyet içerisinde sesini duyurmaya çalışıyor çünkü. Bu kimliği itibariyle OHAL rejimine açık bir itirazın yüzü haline gelebilir Demirtaş. Bu durum bir 7 Haziran etkisi yaratabilir Demirtaş için. İçeride olması aslında onun siyaseten yıpranmasını da engelleyen bir faktör oldu. Sadece dar anlamda siyasal söylemleriyle değil; öyküleriyle, resimleriyle sesini duyurmaya çalışmasını önemli buluyorum. Zamanında “emanet” diye tanımlanan oylar Demirtaş’a pekâlâ geri dönebilir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında