Ali Soysüren ile Alevilerin Açlık Grevi Üzerine -

Karşı Radyo: Demokratik Alevi Dernekleri üyesi ve Sultangazi Pir Sultan Cemevi dedesi Ali Soysüren ile beraberiz. Merhabalar.

Ali Soysüren: Merhaba.

Karşı Radyo: Kürdistan’daki son durum itibariyle Demokratik Alevi Dernekleri’nin ve Demokratik Alevi Federasyonları’nın beraber organize ettiği bir açlık grevi eylemi başladı. Nasıl gelişti bu süreç? Nasıl organize edildi biraz bahseder misiniz?

Ali Soysüren: Tabii, Kürdistan’da hepimizin malumu geniş kapsamlı bir devlet terörü söz konusu. Dar alanlarda değil orada neredeyse yüz binlerce nüfusa sahip ilçelerin tamamıyla boşaltılması, insansız hale getirilmesi üzerine oluşturulan bir saldırı konsepti var. Bu saldırı konseptini silahlı güçlerle mücadele üzerinden açıklamak gibi bir devlet anlayışı söz konusu. Çünkü hayatını kaybeden insanlara baktığımız zaman bunların sivil insanlar olduklarını görüyoruz. Cenazelerin sokaklarda günlerce bekletildiğini görüyoruz. Tamamıyla insanlık dışı bir muamelenin gerçekleştiğini görüyoruz. Dolayısıyla biz buna devlet müdahalesi değil devlet terörü demek durumundayız. Devlet terörüne karşı Türkiye’de son dönemlerde hem kamuoyunun hem sivil toplum örgütlerinin, basın ve medya kuruluşlarının yine bu devlet teröründen payına düşeni almaları sebebiyle bu saldırılara sessiz kalmaları gibi bir durum söz konusu. Bu sebeple bölgede yapılan kıyımların, insanlık dışı muamelelerin ülkenin diğer kısımlarında, bölgelerinde duyulmaması ve bu nedenle de insanların tepki vermemeleri gibi bir durum gerçekleşti.

Bunun karşısında Kürtlerle, diğer ötekileştirilen kimliklerle sürekli aynı kaderi paylaşan Aleviler, Kürtlerden sonra sıranın kendilerine geleceklerini bildikleri için, Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Nusaybin’de, Dargeçit’te olan toplu katliam girişimlerinin devlet açısından başarıya ulaşması durumunda devlet terörünün Alevi bölgelerine, Alevi insanların yaşadıkları mekanlara sıçrayacaklarını çok iyi bildikleri için ve mücadelenin sadece Alevilerin ya da Kürtlerin mücadelesi değil, insanlık mücadelesi olduğunu bildikleri için bölgedeki çatışmalara karşı, devlet terörüne karşı bir refleks geliştirme ihtiyacını hissettiler. Bu Alevi yöneticilerin dışında Alevi kamuoyunun hepsinde yaşanan bir rahatsızlık… “Acaba ne yapılabilir?”, “Buna karşı nasıl bir eylem gerçekleştirilebilir?” soruları gündemde dolaşırken Ankara’da Alevi-Bektaşi Federasyonu bileşenlerinin ve Demokratik Alevi Dernekleri üyelerinin bir açlık grevi başlatma inisiyatifi ortaya çıktı. Bu inisiyatif ilk başta hem medya tarafından hem de kamuoyu tarafından çok fazla duyulmasa bile açlık grevinin süresiz ve dönüşümlü hale gelmesiyle birlikte daha fazla yankı bulmaya başladı. Hem siyasi parti temsilcileri tarafından hem diğer sivil toplum örgütleri tarafından ziyaret edilebilir hale geldi. Bu şunu gösterdi: Bir şey yapamamak gibi bir durum değil, asıl mesele yapabileceğin şey neyse onun çabasını sarf etmek, onun tepkisini göstermek meselesiydi. Dolayısıyla Ankara’da kurum yöneticilerinin, yol taliplerinin ve Pir’lerin açlık grevi yayılmaya başladı. İstanbul’a yayıldı. Antalya’da, Muğla’da, İzmir’de, Burdur’da birçok Cemevi, birçok Alevi örgütü bir günlük, üç günlük açlık grevi gerçekleştirdiler. Ankara’daki açlık grevinden sonra ilk başta üç günlük bir açlık grevi kararlaştırılmıştı. Ancak daha sonra arkadaşlar bu açlık grevini süresiz ve dönüşümlü hale getirdiler. Bu açlık grevinin yedinci günü gerçekleşiyor. Bunun ardından İstanbul’da 1 Mayıs Mahallesi Pir Sultan Cemevi’nde bir günlük bir açlık grevi gerçekleştirildi. Şu anda Tuzla Demokratik Alevi Derneği üç günlük bir açlık grevi gerçekleştiriyor. Bugün son günü, akşam saatlerinde Alevi kadınlarının bir açlık grevi var. Akşam saatlerinde bir basın açıklamasıyla açlık grevlerini sonlandıracaklar. Yine Antalya’da bir açlık grevi gerçekleşti. Muğla’da bir açlık grevi gerçekleşti. İstanbul’daki diğer Cemevleri’nin de dönüşümlü olarak bu açlık grevini gerçekleştirmek için organize olma çalışmaları söz konusu. Yine Cuma günü, Sultangazi Cemevi’nde bir açlık grevi gerçekleştirilecek. Bu açlık grevinden sonra Gayrettepe Dergahı’nda bir günlük bir barış nöbeti tutulacak. Bunlarla birlikte Ankara’da başlayan açlık grevlerinin oluşturduğu kamuoyunun canlı tutulması ve yeni eylem şekilleriyle, yeni çalışmalarla güçlendirilmesi hedeflenmekte…

Çünkü şöyle bir durum söz konusu özellikle ülkenin batı kısımlarında yaşanan devlet terörüne karşı bir sessizlik durumu var. Alevi kurumlarında da ne yazık ki bu sessizlik durumu var. Bir kafa karışıklığı söz konusu aslında… Ne yapacağız, nerede duracağız gibi bir durum söz konusu. Biz burada asıl meselenin Alevilerin nerede, kimden tarafa durdukları değil, Alevilerin insanlıktan tarafa durup durmayacakları meselesi olduğunu düşünüyoruz. Eğer Aleviler 72 millete bin nazarla baktıklarını söylüyorlarsa bu söylemi pratikte de hayata geçireceklerse, ki Alevilik özdedir sözde değildir, sözde siz çok demokrat, çok eşitlikçi, çok adaletli olabilirsiniz ama pratikte bunu sergileyemiyorsanız sözlerinizin bir anlamı yoktur. Bunun pratikte karşılığını vermeniz gerekiyor. Dolayısıyla Alevi örgütlerinde bir kafa karışıklığı söz konusuydu. Hep “Ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız?” sorusu vardı. Mevcut duruma karşı bir rahatsızlık söz konusuydu. Bu mevcut duruma karşı rahatsızlık açlık grevleriyle bir nebze olsun giderildi. Bir şeyler yapılabileceği görüldü yeniden. Dolayısıyla son dönemlerdeki moralsizlik, motivasyon eksikliği bu açlık grevleriyle giderilmeye başlandı. Açlık grevleri dışında örneğin, açlık grevleri başladıktan sonra Alevi kadınlar Sur’u ziyaret ettiler. Ve Sur’da, bizim için kerah uyandırmak gibi bir geleneğimiz vardır, kerah bizim için yolumuzun aydınlığını, birliğini, dirliğini temsil eder. Bizim kutsal saydığımızı Alevi kadınlar Sur’da yaptılar, kerah uyandırdılar. Mum yaktılar Sur’da ve Semah döndüler. Alevi kadınlarının Semah dönmeleri ve orayı ziyaret etmeleri de çok önemli bir anlam taşıyor bizce. Tabii Semah dönerken aynı mahallede bir eve yapılan roket atarlı saldırıyla birlikte kahvaltısını yapmakta olan bir aileden Melek isimli bir kadın arkadaşımız orada hayatını kaybetti. Biz açlık grevlerinin ve Alevi kadınlarının Sur’u ziyaretinin aslında devlet tarafından da biraz korkuyla biraz kaygıyla takip edildiğini buradan anlayabiliyoruz. “Siz Semah dönerken, ibadetinizi yaparken biz sizin dayanışmaya geldiğiniz insanları katlediyoruz, yok ediyoruz. Kendinize dikkat edin, sıra size de gelecek…” tehdidi de vardı burada. Bu tehdidi yapmalarının sebebi, nasıl ki bölgede aşırı bir sıkışmayla birlikte topyekun bir saldırı gerçekleştirdiler, Alevilerin göstermeye başladığı tepki de devlet tarafından biraz kaygıyla karşılanan bir durum oldu. Ama Aleviler bu tepkilerini büyüterek devam ettirecekler. Çok daha geniş kapsamlı çalışmalar için bir toplantı yapıldı Pazartesi akşamı. Birçok Alevi arkadaşımız katıldı, Pir’lerimiz katıldı. Çalışmaların açlık greviyle sınırlı kalmaması, Alevi öğretisinin temel değerlerini içeren protesto şekillerinin geliştirilmesi üzerine bir fikir birliğine varıldı. Bir koordinasyon oluşturuldu. Daha geniş kapsamlı bir toplantı yapmak için koordinasyonun bir fikir birliği söz konusu. Açlık grevleri, barış nöbetleri devam edecek. Sokağa çıkma yasağının ilan edildiği öz-yönetim alanlarındaki sivil halkın gıda ihtiyaçlarını karşılamak için, Hızır Lokması Alevi Girişimi Dayanışması adı altında gıda yardımları toplanacak, gıda yardımları öz-yönetim alanlarındaki halka ulaştırılacak. Yine 15 Şubat gibi büyük bir Barış Cem’i yapmayı planlıyoruz. Şiarımız da “Hızır savaş istemiyor, Hızır barış istiyor.” şiarıyla hareket edeceğiz.

Burada biraz Hızır’ı da söylemek gerekiyor. Hızır, bizim Kızılbaş-Alevi anlayışımızın temel öğretisidir. Paylaşımı, eşitliği ve zorluğu olana yardım etmeyi esas alır. Hızır öğretisi, asıl itibariyle dişil bir öğretidir. Ana kadın temelli bir öğretidir. Ana kadın öğretisi dikey örgütlenmeyi değil yatay örgütlenmeyi, eşitlerin birlikte hareket etmesini temel alan bir öğretidir. Biz bu ana kadın öğretisiyle, Hızır düsturuyla büyük bir Barış Cem’i organize etmeyi planlıyoruz. Bu Cem’imizi de “Hızır Barış İstiyor” sloganıyla yürüteceğiz. Burada dualarımızı, gülbenklerimizi, ikrarımızı direnen ve bu direnişte katledilen insanların anısına atfedeceğiz. Bu çalışmalarımızı bu şekilde sürdüreceğiz. Ama sürekli basın-yayın organlarında, kamuoyunda Aleviler açısından gündemleştirilmesi konusunda birçok çalışmanın içinde yer alacağız. Bunları özellikle ülkenin batı kesiminde sürdüreceğiz. Bu sessizliğin bozulması için şu anda önemli bir enerji açığa çıkmış durumda, önemli bir inisiyatif açığa çıkmış durumda. Bu inisiyatifi en doğru şekilde kullanarak, uzun tartışmalara boğdurmadan, teorik söylemlerden öte pratik eylemlere odaklanarak bu sessizliği Alevilerden dolayı parçalamak istiyoruz.

Karşı Radyo: Devletin ötekileştirdiği kimlikler içerisinde aslında o kimlikleri bölme gibi bir stratejisi de var diyebiliriz. Kendi Alevi’sini, kendi Kürd’ünü yaratma diye tarif edebileceğimiz. Buna karşı ötekileştirilen kimliklerin de beraber hareket etmesinin önemiyle ilgili de biraz konuşabilir miyiz?

Ali Soysüren: Mesela bizim alanlarda sürekli söylediğimiz bir slogan vardır. “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!” diye. Eğer bir sistemde adaletsizlik varsa bu adaletsizlik ötekileştirilen, görmezden gelinen ve adaletsizliğe mazur bırakılan grupların bir tanesinin sorununun çözülmesiyle halledilmez. Bir tanesinin sorununu çözmeniz diğer ötekileştirilen grupların üzerindeki adaletsizliği daha da arttırmak demektir. Sadece Alevilerin problemlerini çözdüğünüz zaman, Alevilerin problemlerini çözmek için kullanacağınız kaynaklar, oluşturacağınız kamusal alanlar, diğer insanların elindeki kamusal alanların alınması, diğer insanların kaynaklarının azaltılması ve onların daha fazla mağdur edilmesi anlamına gelecektir. Sadece Kürtlerin sorunlarını çözmeye kalktığınız zaman, Kürtlerin sorunlarını çözmek demek sadece onların sorunlarını çözmek demek. Emekçilerin sorunlarını, kadınların sorunlarını, öğrencilerin sorunlarını, Alevilerin sorunlarını daha grift daha içinden çıkılmaz hale getirmek demektir. Dolayısıyla buradaki mesele sadece Alevilerin ya da Kürtlerin ya da emekçilerin ya da kadınların ya da öğrencilerin ya da cinsel kimliklerin çözümü değil, topyekun bir demokratikleşme, ortaklaşma sürecinin yaşanması üzerine olmalıdır. Biz Alevi meselesinin ya da Kürt meselesinin çözümünün topyekun bir demokratikleşmeden geçtiğini düşünüyoruz, buna inanıyoruz. Eğer ki siz, insanların kendi kimlikleriyle, inançlarıyla insanca yaşabilecekleri bir dünyanın, bir ülkenin, bir toplumun temellerini atabiliyorsanız problemlere kalıcı çözümler üretebilecek bir perspektif oluşturabilirsiniz. Ama perspektifinizde bu yok ise gündelik şekilde, bugünden yarına günü kurtarmak gibi bir amacınız varsa o zaman mesele şu noktaya gelecek ki problemler daha da derinleşecek, çözüm daha da zorlaşacak ve ötekileştirilenler, başkalaştırılanlar daha da fazla kaybedecek daha da fazla mağdur edilecek.

Bugünkü konjonktür özelinde Alevilerin, Kürtlerin birlikte hareket etmesi üzerinden bunu değerlendireceksek değerlidir. Bakın Kürt Özgürlük Hareketi, Kürtlerin silahlı gücünü oluşturuyor. Bugün Kürtler Sur’da, Cizre’de direniyorlar. Biz ilk sokağa çıkma yasaklarının gerçekleştiği dönemde bölgedeydik. Bölgeden ayrılıp sokağa çıkma yasakları bittiğinde tekrar bölgeye gittik Alevi kurumlarıyla birlikte. Cizre’ye gittiğimizde, Cizre’nin ana arterlerine polis, asker girebilmişti. Sokak içlerine girememişlerdi, çünkü direniş vardı. Silahlı güçler orada direniyordu. Alevilerinse burada kendilerine saldırı anında direnebilecekleri bir öz-savunma güçleri yok. Bugün bir Alevi bölgesinde bir kırım, katliam gerçekleşecekse bu katliama karşı direnebilecekleri en ufak bir güçleri yok Alevilerin. Birbirlerinden haberleri bile olmayacak neredeyse. Dolayısıyla burada şunu açıkça söylemek lazım ki her direnişin her halkın her inancın süreç içerisinde gerçekleştirdikleri artılar ve yerli yerine oturtamadıkları aksayan yönleri var. Ötekileştirilme, yok sayılma, farklı sayılma ortak paydasında bu artıları bir araya getirip bireysel eksiklikleri kurumsal eksiklikleri yok etmek gerekir. Farklılıkların bir araya gelerek oluşturdukları büyük artı, iktidarlaşmanın, sermayeleşmenin, merkezileşmenin yarattığı saldırıların karşısında ancak birlikte ve topyekun mücadeleyi sağlarsa ve bu da mücadelenin başarıya ulaşmasına katkı sağlayacaktır. Başarıya ulaşması için bir itici güç olacaktır. Aksi taktirde, devletin saldırıları sadece silahlı saldırılar değildir. Devlet gazeteleriyle, televizyonlarıyla saldırıyor. Sivil toplum örgütleriyle saldırıyor. Sermaye gücüyle saldırıyor. Çeşitli çeşitli kurumlarıyla saldırıyor. Ve siz bu saldırıların arasında dört tarafınız çeşitli saldırılarla çevrilmişken burada bir mücadele sergilemeye çalışıyorsunuz. Bu mücadeleyi sergilemeye çalışırken ortaklaşmak, dayanışmak zorundasınız. Demokrasinin gerçek şekilde yerleşmesi için demokratik mücadele alanını da birbirine entegre etmek durumundasınız. Bu yapmadığınız takdirde, kaybetmeye mecbursunuz. Bakın Kürtlerin bir sözü vardır, der ki “Bir olmazsanız tek tek yok edileceksiniz.” Bu sadece Kürtler üzerinde geçerli değildir. Sol/sosyalist tandanslı hareketler için de işçi hareketleri için de devrimci hareketler için de kadın hareketi için de öğrenci hareketi için de Alevi hareketi için de Kürt hareketi için de geçerli bir durumdur. Siz Rojava’da bir sistem oluşturmak istiyorsunuz, Kobani’de kantonlar oluşturuyorsunuz… Bu kantonlarda özerk, demokratik bir sistem yapısı oluşturuyorsunuz. Öteki’nin olmadığı, farklılıklara saygı duyulan, farklılıkların kendi kimlikleriyle yaşadıkları bir sistem oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bu sistem Alevi öğretisinin, inancının hedeflediği sistemin aynısıdır. Alevilerin yaşamak istedikleri dünya, oluşturmak istedikleri dünya da aynı bu dünyadır, bu dildir. Bu dünyanın oluşumuna destek vermek, Alevilerin kendi inançlarına, kendi kültürlerine, kendi kimliklerine destek vermesi demektir. Oysa diğer taraftan bakalım. Rojava’da Kürtler bu sistemi kurmak istemeselerdi sadece Kürtler üzerinden, kimliksel kazanımlar üzerinden mücadeleye kalkmış olsalardı çok rahatlıkla Türkiye ile de anlaşabilirlerdi. Suriye merkezi yönetimiyle de anlaşabilirlerdi. Hiçbir şekilde silahlı mücadeleye girmeden çok rahat kazanımlar elde edebilirlerdi. Dolayısıyla burada bir demokratikleşme, ortaklaşma mücadelesi var. Bu ortaklaşma mücadelesi ise hiçbir merkezi devletin kabul edeceği ya da gönüllü bir şekilde destekleyeceği bir mücadele değil. Çünkü siz bugüne kadar dayatılan kapitalist sistemin “Başka Alternatifi Yok” sisteminin karşısına yeni bir sistemle geliyorsunuz. “Demokratik, eşitlikçi, ekolojik bir yönetim tarzı sergileyeceğiz. Ve bu şekilde bir hayatı inşa edeceğiz” diyorsunuz. Siz merkezi kapitalist sistemin karşısına yeni bir anlayışla yeni bir pratikle geliyorsunuz. Devlet yapılarının bunu boğmak istemesi son derece doğaldır. Dolayısıyla Rojava, Kobani saldırılarının asıl sebebi de Kürtlerin Kobani’yi almaları değil, Kürtlerin ve oradaki diğer etnik unsurların, inanç mensuplarının oluşturmaya çalıştığı bu sistemdir. Boğulmak istenen buradaki demokratik anlayıştır. Boğulmak istenen buradaki halkların ortaklıkları ve paylaşma iradesiydi.

Bugün Kürdistan’da, Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Nusaybin’de gerçekleştirilen sokağa çıkma yasakları, insanları zorla bölgeden göç ettirme çalışmaları, koskoca kentleri koskoca şehirleri yerle bir etme saldırıları da aynı şekilde bu inisiyatifin karşısında yapılan saldırılardır. Eğer ki bu inisiyatifin karşısında yapılan saldırıların birkaç ay gerisine bakarsak, Varto’da şehitlikler, cami ve cemevi bombalandı. Kutsal dedikleri mekanları bombaladılar. Bırakın bizi, kendilerinin kutsal dedikleri mekanları bombaladılar. Cizre’de camilerin minarelerinde keskin nişancılarla bebekleri katlettiler. O bebeklerin mezarlarına gittik, gözyaşı döktük biz. Camilerin minarelerinden ateş eden keskin nişancıların yaraladıkları insanlarla görüştük. İş bu noktaya gelmişken Sur’a, Cizre’ye, Silopi’ye, Nusaybin’e yapılan saldırılar herhangi bir ırka, herhangi bir inanca değil, insanlığın bütün kadim ve ortak değerlerine yapılan saldırılardır. Dolayısıyla siz burada insanlığın ortak değerlerini, kadim değerlerini, birlikte yaşayabilme inancını, birlikte yaşayabilme şiarını savunacak mısınız, yoksa bu şiarın bu inancın Özel Harekat Tim’lerinin silahlarından çıkan kurşunlarla, tanklarından çıkan bombalarla yerle bir edilmesine seyirci mi kalacaksınız? Bunun cevabını vermek gerekiyor. Aleviler bugün bunun cevabını veriyor.

Aleviler bugün Kürtlerle birlikte hareket ederek Kürt Özgürlük Hareketi ile, Türkiye’nin devrimci sol/sosyalist yapılarıyla birlikte hareket ederek şunun cevabını veriyor: “Biz insanlığın kadim değerlerinin korunması mücadelesinde bu değerleri temsil edenlerle birlikteyiz.” Yoksa düşecek olan Sur değildir sadece… Eğer düşecekse şayet, ki düşmeyeceği inancındayız, düşecek olan sadece Sur olmayacak; düşecek olan ortak ve birlikte yaşamı inşa etme umudu olacak… Düşecek olan, Alevilerin Cemevleri’ndeki, Hak-Muhammed-Ali yolunda ortaklaşan ibadetleri olacak… Düşecek olan Hızır inancına olan, paylaşıma olan saygı olacak… Dolayısıyla burada savunulan değerler Cizre’nin sokakları, Sur’un sokakları değil; burada savunulan değerler farklılıkların, ötekilerin birbiriyle birlikte yaşayabilme ve böyle bir hayatı inşa edebilme umudu, inşa edebilme inancıdır. Biz bu inanca, bu umuda sahip olduğumuz için Sur’daki direnişe, Cizre’deki direnişe, Rojava’daki direnişe ses verdiğimiz gibi ses veriyoruz ve o şekilde sahipleniyoruz. Rojava’da, Kobani’de yapılan saldırılara karşı Alevi örgütleri çok daha fazla duyarlılık göstermişlerdi. Bugün Sur’da, Cizre’de yapılanlara karşı gösterdikleri duyarlılık biraz az olmakla birlikte söz konusu eylemlerle artmaya başlayacak. Bu bir samimiyet sınavıdır bizim için. Hem bir samimiyet sınavı hem de gerçek anlamda dar bir alana sıkıştırılmaya çalışılan Alevilik anlayışının, inancının yeniden nefes alabilmesini sağlamaya dönük bir alan yaratma alan açma mücadelesidir.

Karşı Radyo: Ali Soysüren çok teşekkür ederiz. Çalışmalarınızda kolaylıklar diliyoruz.

Ali Soysüren: Rica ederim, sağ olun.

 

Röportajı yapan: Mehmet Martin

Çözümleme: Barış Yoldaş

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar