Alternatif bir seçim kampanyası, ya da AKP tabanını ne böler? -

Erdoğan’ın seçim tarihini açıklamasının ardından, seçimler üzerine özellikle Twitter’da çeşitli tartışmalara şahit oluyoruz. Boykot, ortak aday, sağcı/ solcu aday, beyaz toroslu aday gibi birçok öneri, hararetle ve hatta zaman zaman hakaretlerle tartışılıyor. Peki AKP’yi gerçekten güçsüzleştirecek şey, böylesi bir seçim maymuncuğu mu? Ya da şöyle soralım: Erdoğan son birkaç yıldır en çok neden çekinip, en çok neye karşı taviz veriyor? AKP ile partinin tabanını/seçmenini en çok hangi konu böler?

Bunu bulmak için yakın zamandan birkaç örneğe bakalım mı? Hatırlarsınız 2015 Mayıs-Haziran aylarında, Bursa’da başlayıp ülkenin dört bir yanına yayılan bir biçimde, on binlerce otomotiv işçisi fabrikaları işgal etmişti. İstiklal Caddesi’nde 15 kişi bir araya gelip slogan atıp yürümeye kalksa müdahale eden polis, bu bir aya yakın süren eylemlere bir kez olsun müdahale etmedi. Bunun nedeni sadece yaklaşan seçimlerde oradaki işçilerin oyunu / desteğini kaybetmemek değil, aynı zamanda, AKP tabanının bu tarz işçi eylemlerine yakınlık hissedeceğini / bağ kuracağını, bu eylemleri izole etmesinin daha zor olacağını hatta mümkün olamayabileceğini bilmesi. Öyle ya da böyle, sadece görüntüde de olsa bu eylemlerin taleplerini dinlemek zorunda kaldı.

Benzer şekilde, bence yine otomotiv işçilerinin eylemlerinin de katkısı ile ve özellikle muhalefetin seçim vaatlerine kayıtsız kalamayarak, çok zorlanarak ve hatta sermayenin de önemli itirazlarına rağmen bu dönemde asgari ücreti 950 TL’den 1300 TL’ye çıkarmak zorunda kaldı. Örnekler artabilir, ama son bir örnek verelim: Kamu hizmetlerinin hızla özel sektöre devredildiği ve işçiler için güvencesizleştirildiği neoliberal dönemde, yüz binlerce kamu taşeron işçisini kadroya almak zorunda kaldı -elbette ki bu sürecin bin tane sorunuyla beraber.

Erdoğan tabii ki Olof Palme değil ve bunları Avrupa’nın son sosyal demokratı olduğu için yapmıyor: Kendisini zayıflatabilecek en önemli unsurun işçi hareketi olduğunun farkında; hiçbir konuda taviz vermeyen, “yedi düvele kafa tutan adam”, söz konusu işçi hareketi olunca taviz üstüne taviz vermek zorunda kalıyor. Hepsini de istemeye istemeye yapıyor. Bu yüzden tüm bu yukarıda saydığımız örneklerde bir ileri, bir geri hamleler yapmak zorunda kalıyor.

Ama bu tavizlerin de bir sınırı var: Hem neoliberal politikalar izleyip, hem de aklınıza estiği zaman işçi sınıfını mutlu edecek hamleler yapamazsınız. İşte AKP’ye kaybettirecek şey de bu sınırı sürekli test etmektir. Yani daha açık söylemek gerekirse, elzem olan, bu seçime kadar geçecek süreci işçi sınıfının genelinin kabul edeceği, izole edilemeyecek talepler etrafında olabildiğince çok işçi eylemliliği ile, kampanya ile geçirmek, AKP’yi taviz veremeyeceği yere kadar, tavizler vermeye zorlamaktır.

Demokrasi işçinin ekmeğidir

Alın işte en gerçekçi seçim stratejisi: Bir yanda hikmeti kendinden menkul boykot tartışmaları, diğer tarafta tüm muhalefeti bir araya getirme çabaları (muhalefet kimse ve neden AKP tabanının bir kısmıyla değil de bu muhalefet denen şey ile biraraya gelmem gerekiyorsa). Elbette ki, seçim güvenliği için biraraya gelme vs. tartışmaları önemlidir ya da seçimleri işçi sınıfının talepleri için propaganda yapma imkanı olarak kullanacak olan varsa tadından da yenmez.

Ama sanki bu süreci geçirirken öncelikli görevimiz, işçilerin taleplerini yükseltmelerine yardımcı olmaktır. Bu kulağa çok ezber geliyor, biliyorum. Bazen Türkiye’de sol, işçi hareketi ile endüstri ilişkilerini birbirine karıştırıyor. Dolayısıyla işçi hareketi dediğimiz, sadece falanca işyerindeki işçinin bir talebi değil, işçi sınıfının genelinden kabul görecek, içinde yer almayan AKP’li işçilerin de bağ kurabileceği, izole edilemeyecek talepler etrafında mücadeledir. 

Mesela önümüz 1 Mayıs. Taksim 1 Mayıs alanıdır, diye polisten dayak yediğimizde, muhtemelen AKP tabanının önemli bir kısmı da hükümetin yanında duracaktır. Elinde ’40 saatlik çalışma haftası’ yazıları taşıyanlar Taksim’e veya başka bir meydana çıktığında ise tepki başka olur. 

Peki, tabanında 40 saatlik iş haftası talebi yaygınlaştığında, sizce AKP bu talebi karşılayacak bir taviz verebilir mi? Bazen unuttuğumuz bir şey var: Tüm tarihsel örnekler gösteriyor ki, demokrasi mücadelesi işçi sınıfı ile verilir. Bu karanlıktan çıkmak, bizim gibi düşünenleri farklı kombinasyonlarla biraraya getirerek değil, bu karanlığın geniş kitlelerin gündelik hayatları için de zararlı olduğunu vurgulayarak mümkün olabilir. Demokrasi işçinin ekmeğidir deriz, ama galiba buna biz de inanmıyoruz. 

Son bir mesela ile bitireyim, 1 Mayıs öncesinden başlayıp, 40 saatlik (günde 8 saat, haftada 5 gün) çalışma haftası için bir kampanyaya başlasak, 1 Mayıs’ta herkesin elinde sadece 40 saatlik çalışma haftası lolipopları veya dövizleri olsa; sonrasında da bitmese, bu talep etrafında standlar açılsa…

Seçimlerdeki adayların bu talebi sahiplenmesi sağlansa, seçimin en önemli tartışmalarından biri haline gelse bu talep, sizce Erdoğan’ın kaybetmesine çeşitli adaylık formülasyonlarından daha mı az etkisi olur?

Bu yazıyı aslında bir tartışmaya başlamak için yazdım, eğer bazı yerlerde çok kendinden emin ifadeler geçiyorsa siz ona bakmayın. Metnin tamamı aslında, acaba gerçekten de öyle mi, demek için. Bu nedenle, öyle değil, diyorsanız buyrun yazın tartışalım…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar