AKP tabanında çelişkiler artarken -

Bir süre önce bir araştırma şirketinin Üsküdar’daki saha çalışmasında yer aldım. Anket formu Üsküdar Belediyesi ve belediye başkanı hakkında sorular içeriyor: “Belediyenin memnun olduğunuz ve olmadığınız hizmetleri nelerdir”, “bu memnuniyetiniz veya memnuniyetsizliğinizin derecesi nedir”, “Üsküdar’la çevresindeki ilçeler arasında bir karşılaştırma yapılmak istense gelişme hızı açısından nasıl bir sıralama yapılması uygun olur”, “belediye başkanının kişisel özellikleri ve hizmetleri hakkında neler düşünüyorsunuz” gibi sorular bunlar. Sonuç olarak tüm bunların yerel ve genel seçimlerdeki tutumları nasıl belirleyeceğini anlamak amaçlanıyor.

Üç gün süresince sahadaydım. İki mahallede çalıştım. Genel olarak esnaflarla, dolayısıyla daha çok erkeklerle görüştüm. Görüştüğüm kişilerin ezici çoğunluğu AKP’liydi. Dolayısıyla burada izlenimlerimdem bahsettiğimi ve bunların da sınırlılıklarla malûl olduğunu hatırlatmak isterim. Yazının bu bilgiyle okunmasında fayda var.

Her gün toz yutmak

AKP seçmeninin Üsküdar Belediyesi’yle ilgili hislerini sıralamak gerekirse: Sitem, öfke, nefret… Bu tip hoş hisler. Elbette belediyenin hizmetlerinden gayet memnun olduğunu söyleyen birkaç ‘gayet objektif’ şahıs da vardı.

Memnun olunan hizmetler üzerinde aşağı yukarı bir anlaşma var: Çöplerin toplanması ve kimi kültürel etkinlikler. Bunun dışında başta kentsel dönüşüm olmak üzere birçok konuda şikayetler var.

Örneğin park meselesi. Bahsettiğim mahallelerden birinde oturma şansına erişmiş bir kimseyseniz çoluğunuzu çocuğunuzu toplayıp parka gitmeyi unutun. Hayır illa gideceğim, diyorsanız yarım saat gidiş yarım saat dönüş olmak üzere bir saatlik yolculuğu göze almak zorundasınız.

Belediyenin mütemadiyen sürdürdüğü biricik rutini, yol ve kaldırım çalışmaları. Millet de sinir oluyor haliyle.

Bir mahallede dile getirilen şeylerden biri de toz sorunu. Anket yaptığım kişilerin şikayet ettiği toz bulutlarıyla, yemek molası verdiğimde ben de karşılaştım. Hatta bazılarını yedim, içtim. Zira geçen arabaların yarattığı hortum çekilirken, geride bıraktığı toz zerreleri kıymalı pideyle çayın içine karıştı.

Evinden olmak, yersiz kalmak

Dile getirilen tüm sorunların şahı ise kentsel dönüşüm ve yol açtığı sıkıntılar. Sadece sürecin mağduru olmaya aday kiracıların ve sonra ev sahiplerinin değil, dönüşümü yürütenlerin de şikayetleri var. Bir taraf işin çok hızlı geliştiğinden ve haksızlıklar yapıldığından, diğer tarafsa işlerin yeterince hızlı yürümediğinden şikayet ediyor.

Bir örnek. Mahalle sakinlerinden Kürt bir kadın derdini uzun uzun anlatıyor. Kendisi kiracı, kiralar da genelde 1000 liranın üzerinde; epey can yakan miktarlar. Ama elde olandan da olmak var yakın gelecekte. Kentsel dönüşüm süreci politik tercihini de değiştirmesine yol açmış: Uzun zamandır AKP’ye oy verdiğini ama bu süreçle birlikte artık kararını değiştirdiğini, AKP’ye kesinlikle oy vermeyeceğini, HDP’ye oy vermeye başlayabileceğini söyledi.

Evinden olmak, yersiz kalmak zor. Yeniden nasıl, nereden, kaç paraya yer bulunacak? Muhtemelen evin yakınlarında çalışan kocasına ne olacak, eşyalar taşınacak, yeni düzen kurulacak, nasıl olacak? Bunu bir kişinin hikayesi olarak değil sadece, epeyce bir insanın başına gelecekler olarak okuyalım. Konutların pahalılığı bir şeyleri şimdiden değiştirmeye başlamış, daha da değiştirecektir.i

Başka örnekler. Anket yapmayı kabul etmemekle birlikte muhabbete istekli iki amca anlatıyor da anlatıyorlar. Yukarıda bahsettiğim dertleri sayıyorlar, tekrarlamayacağım. Ama başka şeyler de söylüyorlar. AKP’nin ilçe teşkilatındaki bozulmayla belediyedeki bozulmanın birbiriyle alakalı olduğunu söylüyorlar. Başkaları yükselirken kendi çocuklarının ya da torunlarının parti içinde ve/veya belediyede tutunmalarının engellendiğini, yükselemediğini ekliyorlar.ii

donusum4

 

“Bizim mahallenin çocuğuydu”

Peki tüm bu şikayetlerin esas nesnesi kim? En az adı geçen AKP, ikincisi belediye, birinci ise belediye başkanı. Aşağı yukarı herkes belediye başkanının gitmesi gerektiğini söylüyor. Gitmesi gerektiğini söyleyenler iki kampa ayrılmış durumda: Parti aday olarak Türkmen’i öne sürerse AKP’ye oy vermeyeceğini söyleyenler ve gönülsüz de olsa yine oy vermek zorunda kalacağını söyleyenler.iii

Seçim kampanyasından sonra yüzünü gören olmamış başkanın. Bunu bizzat yüzünü sık sık görmüş ‘talihli’ler söylüyor. Bir iki kişi dışında herkes başkanı sokakta görse tanıyacağını belirtmişti zira. (Böyle bir soru vardı da; “yolda görseniz tanır mısınız?” şeklinde.) “Bizim mahallenin çocuğu” dedikleri bir adam belediye başkanı– daha doğrusu, “çocuğuydu”.

Başkanın ayrıca kendi hemşehrilerini (Giresunlular) ve bağlantılı olarak Karadenizlileri kollamak ve belediyenin belli olanaklarından yararlanmalarını sağlamak gibi bir özelliği olduğu ifade ediliyor. Bu da sıkça söylenen bir şeydi.

Dikkate değer bir nokta: Polis saldırısının gerçekleştiği Kirazlıtepe Mahallesi, başkanın mahallesi. Bazıları hala, bazılarıysa yakın zamana kadar orada yaşadığını söyledi. Bahsi geçen ‘Karadenizli yakınları’nın yoğunlukla ikamet ettiği yer de burasıymış.

Sosyalistlerin ‘hedef kitle’si

Bu hoşnutsuzlukların ve yarattığı değişimlerin nereye varacağını kestirmek mümkün değil. En azından ben kestiremiyorum. Bölük pörçük izlenimlerle kesin bir yargıya varmak zaten mümkün değil. Ama buradan yola çıkarak belli şeyler söylemek istiyorum.

Sosyalistleriniv ‘hedef kitle’leri kim olmalı? Aslında şöyle soralım: Sosyalistlerin ‘hedef kitle’leri olmalı mı?

Elbette işçi sınıfının daha dinamik ve politikayla daha iç içe kesimleri var. Elbette burjuva siyasetinin yarattığı olanaklardan yararlanmalı. Elbette motor bir güç tespit edip buna göre planlar yapılması da mümkün. Ancak sosyalizmin bir siyasi hareket olarak güçsüzlüğü şu veya bu akımın/çevrenin/partinin kuyrukçuluğa sürüklenmesini de gayet mümkün kılıyor. Peki öyle veya böyle bu durumdan ‘temiz kalarak’ çıkanlar var olan ‘cevher’i işleyebiliyor mu? İşleyebilecekler varsa zaten şurada burada pek çok yerde ‘cevher’ yok mu bir de? – bu da sorulabilir.

Devrimcilerin büyük kısmının dernekçilikle (dükkancılık da diyebiliriz) kendilerini ve ‘kitlelerini’ bir kısır döngüye hapsettikleri açık. ‘Dernekçilik’ derken kastım dernek faaliyeti yürütmek veya dernek, kooperatif, vs. çalışması yürüten kişiler, gruplar değil. Bütün işçi derneği, kooperatif, vs. faaliyetlerinden haberdar olduğumdan ve bunun değerlendirmesini yaptığımdan da değil. Bir çalışma tarzından bahsediyorum.

Bahsettiğim belli bir yerde, bir mekanda durmak ve o mekandan çıkmamak. Bu taştan duvardan bir mekan da olabilir, kendini yalnızca ‘elinin altındakiler’le sınırlamak da. O mekana kapalı kalarak büyük haltlar yiyemeyeceğimiz açık. En kabasından söyleyeyim mesela: Konuşlandığımız, faaliyet yürüttüğümüz mahallelerde kaç kişiyi tanıyoruz, kimden haberdarız, ne kadar? Bu fazla ilkel bir soru belki ama önemli yani.v

Öyleyse soruyu ‘nesne’den değil de ‘özne’den doğru sormalı: Var olanla, var olmak üzere olanla nasıl ilişkilenmeli? ‘Cevher’i nasıl işlemeli? HDP devletin amansız baskıları ve politik hataları nedeniyle neredeyse bir hayalet haline gelmişken o şirin 10 talebiyle ortaya çıkıveren Kılıçdaroğlu’nun ‘kitlesi’ne mi hücum etmeye karar vermeli? Tezkerenin altına imza attı, şimdi ne olacak mesela? (Sosyal şoven hareketlere değil tabii soru.)

donusum5

 

AKP seçmenleriyle, bu partiye bağlılık duyan insanlarla ilişkilenmemiz gerek. Saç baş dağınık, solcu solcu konuşan benim gibi bir adam, oturup hacı amcalarla (şöyle veya böyle) siyaset konuşabiliyor işte. ‘Onlar da insan’ filan demeyeceğim. İnsanlar zaten. Eğer insan olmanın üzerinde nişan gibi büyük erdemler taşıyan bir öze sahip olmak anlamına geldiğini düşünmüyorsak (ki düşünmeyelim) gayet abes bir şey söylemiş oluyoruz. Her neyse, dediğim gibi: Karşı taraftakiler de bizim gibi bir şekilde değişebilen insanlar. Yani birilerinin (yine şöyle veya böyle) değişebileceğini varsaymıyorsak ne halt yemeye konuşuyoruz zaten?

Elbette ki bu insanlar bizim canımız ciğerimiz değil. ‘Taraf’ mefhumunu oldukça geniş tuttuğumuzda dahi bizim tarafta değiller tabii ki yani.vi Bu belli. Ama bu insanlar da kentsel dönüşümün sonuçlarına maruz kalıyor, sabahın seherinde kalkıp hepimizin çalıştığı boktan işlere gidiyorlar filan. Bu da ilişkilenebileceğimiz ortak alanlar olduğu basit gerçeğine işaret ediyor. Tabii bunun şirin görünmek için yalan söyleyen bir tarzda olmaması koşuluyla.

Bütün bunları yazdım da ben büyük bi’ halt mı ediyorum? Tabii ki hayır. Laflar hepimize. Tam da bu şimdilik gayet soyut ‘biz’i oluşturmak ya esas mesele.

Var olan, devamlı şurada burada görünüveren ‘cevher’i işleyecek bir sosyalist odak yok. Bu merkezi yaratmak isteyenler olarak elimizden geldiğince değişimin işaretlerini gördüğümüz yerlere (hoşumuza gitsin gitmesin) olanaklarımız dahilinde müdahale etmeye çabalamalıyız. Sosyalist bir özne bu çabayla yaratılabilir ancak. Yoksa en iyi ihtimalle belli yerlerde duranların bazıları şansımız yaver giderse daha büyük bir yerde toplanıp öyle duracağız.

Notlar

i Kentsel dönüşümün Üsküdar’daki mağdurları üzerinde yarattığı / yaratacağı değişimden bahsetmişken polis şiddetiyle karşılanan eylemi hatırlamamak olmaz: https://www.evrensel.net/haber/330623/kentsel-donusum-protestosuna-polis-saldirisi. Haberdeki “Kentsel dönüşüme evet diyoruz” cümlesine dikkat. Sahadayken görüştüğüm kişilerin çoğu da kentsel dönüşümün gerekli olduğunu düşündüklerini ancak bunun uygulanması konusunda sıkıntılarının olduğunu söylediler. Pankartın en üstündeki “Mülkiyet hakkı kutsaldır” cümlesine de dikkat. Düşünelim bir.

ii Sevinç Doğan, Mahalledeki AKP (İletişim, 2016) kitabında bir şirket gibi işleyen AKP’nin içinde ve belediyelerde tutunabilmek, yükselebilmek için kişinin halihazırda ekonomik ve/veya kültürel sermayeye sahip olması gerektiğini de genişçe anlatır. Yükselebilmek için halihazırda yüksekte olmanız gerekir genelde. Ayrıca amcaların bu sözünden ben şunu da çıkarıyorum: Yakıcı bir sorun beraberinde zihnin bir köşesinde sinmiş isteklerin, düşüncelerin de gün yüzüne çıkmasını, zihne çıkartılmasını sağlıyor gibi.

iii Genel seçimlerde AKP’ye oy vermeme gibi bir durumu yok ama anladığım kadarıyla pek kimsenin. Ayrıca AKP’ye sert eleştiriler yönelten taraftarları dahi Erdoğan nedeniyle hala taraftar olarak kalıyorlar. Bu noktanın da ele alındığı, okunması iyi olacak bir yazı için: Murat Paker, Evren Balta, Ayşe Betül Çelik, “İstanbul’da AKP seçmeninin oy verme davranışı”, Birikim 337, Mayıs 2017.

iv Yani komünistlerin. Ümit Kıvanç’ın 70’li yılların Birikim’inin bir sayısında çıkan ‘bulmaca’sında vardı: Eğer ‘sosyalist’ derken ‘komünist’i anlamıyorsanız çoktan sosyal demokrat olduğunuz yazıyordu ve teste devam edemiyordunuz.

v Mahallelerde mevziler oluşturmaya, devrimci bir kitle çalışmasını örmeye çalışanları hor görmek filan değil muradım. Zaten yaptığım daha geniş ölçekli bir eleştiri. Bu yerler (dernekler, kooperatifler, vs.), hele ki böylesine zor zamanlarda, nefes alabildiğimiz yegane yerler. Dayanışmanın her şeye rağmen devam ettiği yerler. Sıkıntıysa şurada: Dışarıya yönelemeyen bir çalışma biçimine alışıldığında dar çevremiz içine kapalı kalıyoruz. Doğru yerde duranların sosyalist olmanın diğer kimlikler gibi bir kimlik haline geldiği bu günlerin bir parçası olmaktan sekter davranışlarla veya ‘devrimci sözler’le değil, ancak daha dışa dönük ve kendi üzerine düşünen bir çalışma şekliyle çıkabileceklerini düşünüyorum.

vi Bu ‘bizim taraf’ meselesine ek olarak şunu diyeyim: HDP seçmenleri halkların kardeşliğini savunur ama konuştuğunuzda bazılarının Suriyeliler hakkındaki görüşleri aşağı yukarı AKP ve CHP taraftarlarıyla aynıdır. Bu ‘halkların kardeşliği’ dedikleri şeye inanmadıkları anlamına gelmez asla. Ama sorun ortadan kalkmış değildir. Suriyeli ve Türkiyeli işçiler ortak örgütlenme zeminlerinde bir araya gelmedikçe de kalkmayacak. Sınıf konumlarıyla politik konumlar arasında hiçbir alaka olmadığı üzerinde temellenen bir siyasi oluşumsa bu yönde hareket etmeye meyletmez. Nitekim meyletmiyor da.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar