AK Parti’nin ikilemli ekonomi politiği: Neoliberal mi, neo-merkantilist mi? -

 

AK Parti’nin (AKP) giderek netleşen bir şekilde iki ayrı ekonomi politik yönelime bölünmüş olduğunu biliyoruz. Bir yanda kendisini finansal disiplin şiarına sadakatiyle tanımlayan ve küresel neoliberal anaakımın bir parçası olarak gören, AKP’nin kuruluş yıllarından beri görev yapan ekonomi kurmaylarının (uzun süre ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı yapan Ali Babacan, uzun süre Maliye Bakanlığı yaptıktan sonra en son Davutoğlu kabinesinde Babacan’ın görevini devralan Mehmet Şimşek ve bu odaklarla uyumlu hareket eden Merkez Bankası’nın) oluşturduğu kadrodan söz edebiliriz. Bu kadroya ve onun icraatlarına uzun süre dışardan destek veren birçok saygın ana akım iktisatçıyı da bu listeye eklemek mümkün. Türkiye ekonomisinin uluslararası finans piyasalarıyla tam teşekküllü bir şekilde eklemlenmesini sağladığı kadar, 2008 küresel finansal krizinin etkilerinden görece daha az etkilenmesini de mümkün kılan kurumsal düzenlemeleri gerçekleştiren Kemal Derviş çizgisine olabildiğince sadık bu yönelimin, aslında şu anda CHP’nin ekonomi-politik yönelimini oluşturan Selin Sayek-Böke ve Refet Gürkaynak çizgisinden çok ayrışmadığını belirtelim. Hatırlanırsa, AKP yıllarının ekonomik performansını değerlendirdikleri metinlerinde 2002-2006 alt-dönemini 2007-2013 alt-döneminden ayırarak, Babacan-Şimşek ekibinin bu ilk dönemdeki performansını başarılı bulmuşlardı (Gürkaynak ve Sayek-Böke 2013).

Bu anaakım, küreselleşmeci eğilimin tam karşısında kendini, anti-emperyalist sosu eksik olmayan (“Dünya beşten büyüktür”), neo-merkantalist “Büyük Türkiye” ve en son “yerli ve milli” anlatılarıyla kuran, ama en temelinde kapitalist kalkınmacı partililer ve Saray danışmanlarının (Doğan Holding’den devşirme büyük analist Yiğit Bulut, tekelci-kapitalizm düşmanı Cemil Ertem ve Has Parti’den gelen adil düzenci Numan Kurtulmuş) oluşturduğu ikinci bir eğilimden söz etmemiz mümkün. Bu eğilimin önerdiği/uyguladığı birikim modelini tarif etmek istersek şu özelliklerinden bahsedebiliriz: Türkiye’yi bölgesel alt-emperyal bir güç olarak yansıtarak, ikili ticari ilişkiler üzerinden Avrupa-dışı (Ortadoğu, Kafkasya, Rusya, Çin, Afrika) pazarlara açmaya çalışmak, inşaat ve altyapı yatırımları üzerinden ve krediye ulaşımı kolaylaştırarak iç piyasada Keynesgil genişleme yaratmaya çalışmak, cari açığın önemli bir kalemini oluşturan enerji açığına hafriyatçı (ekolojiyi tahrip eden) çözümler üretmek.

Emperyalizme değil emperyalistlere karşı

Bu ikinci kadronun anti-emperyalizminin—Ertem gibi Marksist kategorileri ve kavramları kullanan karakterlerin retoriğine aldanmamaya özen göstererek—Marksist bir emperyalizm çözümlemesine dayanmadığının, tam tersine ulus-devletleri merkez alan bir bakış açısına dayandığının altını çizmek gerekiyor. Marksistlere göre emperyalizm, el konulan ya da sifonlanan artık-değer miktarını arttırmak üzere, ulus-devletler düzeni tarafından çizilen sınırların sermaye adına kullanılması demektir. Ulusalcılar (ya da milliyetçiler, burada bir fark yok) ise emperyalizm kavramını ve anti-emperyalist retoriği ulus-devletin sınırsal bütünlüğünü ve egemenliğini tahkim etmek için kullanırlar. Fark önemli; keza Marksist çözümlemede emperyalizm, ulus-üstü bir düzen olarak, ulus-devlet düzenini ortadan kaldırma amacında değil, ulus-devletlerin oluşturduğu sınır rejimlerini arbitraj ve artık-değer sifonlamak için kullanma amacındadır.[1] Bu açıdan Marksistler, ulus-devlet düzenini manipüle eden (ama ortadan kaldırmayan) ulus-üstü bir düzen olarak emperyalizm ile ulus-devletler düzeninin aşılması süreci olarak tanımlanabilecek küreselleşme kavramı arasında önemli bir ayrım yaparlar (Ruccio 2003).

Milliyetçi/ulusalcı bir kavram olarak emperyalizm, en temelinde, tüm mağduriyet ve maduniyet retoriğine rağmen, anti-emperyalist bir işlev değil, emperyal düzende yer edinme çabasını pekiştirme işlevi görür. Bu anlamda, AKP’nin bu ikinci kanadın anti-emperyalist, anti-IMF, “faiz lobisi” karşıtı söylemlerinin aslında ulusalcı ve hatta emperyalist bir kapitalist kalkınmacılık modeline dayandığının altını çizmek gerekiyor. Burada radikal bir kapitalizm eleştirisi yoktur—olsa olsa, uluslararası kapitalist ilişkileri veri alarak ulus-devlet ölçeğinde bir birikim rejimi oluşturma çabası söz konusudur.

Davutoğlu’nun tasfiyesi: Ekonomide tercih zamanı mı?

Peki, o zaman Davutoğlu’nun tasfiyesi ile ivme kazanan süreçte Erdoğan ve AKP’nin bu iki modelden artık ikincisi lehine kesin bir tercih yapmış olduğunu söyleyebilir miyiz? Davutoğlu’nun önümüzdeki günlerde gerçekleşecek olan olağanüstü kongrede aday olmayacağını açıklamasının ardından, CB Ekonomik Başdanışmanı Cemil Ertem’in “değişimin erken seçim ihtimalini doğurmadığı, ekonomi yönetiminde, para ve maliye politikasında da bir değişiklik anlamına gelmediği” yönündeki açıklamaları, AKP iktidarının bu iki model arasında (en azından şimdilik), tüm “faiz lobisi” retoriğine rağmen bir tercih yapma niyetinin olmadığını gösteriyor.[2]

Ama bu tercih yap(a)mama hali aslında konjonktürel ya da taktik bir durum değil. Tam tersine AKP’nin birikim rejiminin en temel açmazının kaçınılmaz bir belirtisi. Özetle ifade etmek gerekirse, mevcut birikim yapısının ötesine geçmeyi hedefleyen bir perspektifi olmadan AKP’nin bu iki model arasında, yani uzman-merkezli, piyasacı neoliberal bir finansal kapitalizm ile düşük katma değer üreten ve temelde montaj sanayi çerçevesini aşamayan sektörlere ve enerji alanında hafriyatçılığa abanmaktan başka çaresi olmayan kapasitesiz bir neo-merkantilist kapitalizm arasında tercih yapması mümkün değil. Keza Türkiye’nin 2002 sonrası dönemine damgasını vuran ve bugün yarattığı tüm toplumsal çelişkilerin ve çatışkıların ağırlığı altında son derece kırılgan bir hale gelmiş olan birikim rejimi tam da bu iki kanadın zorunlu evliliği sayesinde mümkün olmuştu. Partinin ikinci kanadı derinleşme itkisiyle hareket eden finansallaşma süreçlerine yatırım alanı oluşturuyor iken, birinci kanat da inşaatçı, hafriyatçı, çitleyici birikim rejiminin ihtiyacı olan küresel sermaye akışını örgütlüyordu. Başka bir ifadeyle, 2008 krizi sonrası Türkiye için ne Bulutsuz bir Babacan mümkündü, ne de Babacansız bir Bulut.

Kriz ve yapısal kaynakları

Artık oldukça derin bir krizin içinde olduğumuza dair göstergeler çoğaldı. Uzun bir süredir vadesi kısalmakta olan yabancı sermaye akışları iyice ABD Merkez Bankası’nın faiz kararlarına endeksli hale geldi. Gene 2009’dan sonra hız kesmiş olan büyümeyi finanse eden cari açık yavaş yavaş azalma işaretleri veriyor. Cari açığın azalması yapısal dönüşümlerle birlikte gerçekleştiğinde olumlu bir haber olabilecekken Türkiye özelinde ciddi bir duraklamanın emaresi olarak da yorumlanabilir. Keza Türkiye’de, ister iç piyasaya ister ihracata yönelik yapılsın, her türlü üretim ara malların ve enerji girdilerinin ithalatını gerektirmekte. Başka bir ifadeyle, Türkiye ekonomisinin dışa bağımlı yapısı yüzünden ekonomik büyüme, hep ihraç edilen malların fazlasının ithal edilmesine, yani dış ticaret açığına yol açıyor. Cari açığı sürükleyen en önemli etken dış ticaret açığı olduğu için, cari açığın azalması, yapısal olarak bakıldığında, ya dış finansman girişinin yavaşlaması ya da ihracat ve iç tüketimin daralmasından dolayı ithalatın düşmesinden kaynaklanıyor olabilir. Kuşkusuz, 2015’te gerçekleşen %4 büyümeye rağmen cari açığın düşmeye devam etmesini mümkün kılan en önemli etken, petrol (ve daha genel olarak emtia) fiyatlarında yaşanan konjonktürel düşüş oldu. Ama bu gibi dışsal etkenler temeldeki yapısal açığın yarattığı sıkıntılara geçici bir çözümün ötesine geçemez.

Benzer bir yapısal açmaza sahip olan bir başka ülke de ABD. Ama ABD dünyanın en güçlü ordusuna sahip olduğu ölçüde uluslararası sermaye akışında net alıcı olma halini sürdürmekte sıkıntı çekmiyor. Ama Türkiye’nin durumu kuşkusuz farklı ve yukarıda temel çerçevesi çizilen yapısal açık tam da AKP’nin birbirine zıt gibi görünen iki modelinin birbirine neden bağlı olduğunu anlamamızı mümkün kılıyor. Dış ticarete baktığımızda önemli ihraç pazarımız olmaya devam eden Avrupa derin bir ekonomik durgunluk döneminden geçmekte. İlaveten son siyasi gelişmelerden sonra Rusya’nın uyguladığı ambargonun Türkiye’nin ihracatı üzerinde hiç bir etkisinin olmayacağını beklemek yanıltıcı olur. Ağır borçlanma yükü altındaki iç tüketimin, hele hele turizm sektöründe beklenen ciddi gerileme göz önüne alındığında, 2015’te büyümeye yaptığı katkıyı devam ettireceğini—2016’da gerçekleştirilen asgari ücret artışına rağmen—beklemek de iyimserlik olacak gibi gözüküyor. Artık çok büyük bir ölçüde ABD ekonomisinin gidişatına ve ABD Merkez Bankası’nın faiz kararlarına endekslenmiş kısa vadeli yabancı sermaye girişi Türkiye ekonomisinin su yüzünde kalması için giderek daha önemli bir hale geliyor. Türkiye’deki siyasi gelişmelerin (iç savaş hali, otoriterleşme, aşırı borçlanma, pazarların kaybı vs.) uluslararası kredilendirme kuruluşlarının derecelendirmelerine olumsuz yansıması olasılığı AKP’nin iki modelinin aslında birbirine ne kadar bağlı olduğunu anlamamız için ipucu verecektir.

Keza önümüzdeki dönemde iç ve dış piyasalara ilişkin yukarıda sıralanan etkenler yabancı sermaye girişindeki olası daralmayla birleşirse üretimin azalmasına, üretimin azalması işsizliğin artmasına, işsizliğin artması tüketimin azalmasına, tüketimin azalması da iç piyasaya yönelik üretimin daha da fazla azalmasına yol açabilir. Bu fasit dairenin ivmesi artıp derinleşen ekonomik durgunluğun etkileri daha geniş toplum kesimler tarafından daha sert bir şekilde hissedilmeye başlandıkça kriz somutluk kazanmaya başlayacaktır.

Krize karşı AKP’nin önemleri

Burada yapısal çerçevesini vermeye çalıştığımız kriz koşullarına karşı AKP hükümetinin (şanslı olmak dışında) tabii ki alabileceği önlemler var. Özellikle (“yerli ve milli”) neo-merkantilist kanadın, aslında temelde (“küreselci”) neoliberal kanadın 2002’den beri uyguladığı mali disiplinle devlet bütçesini oldukça güçlü hale getirmiş olması sayesinde kullanabileceği maliye politikaları var. Benzer bir şekilde iç piyasaları canlandırıcı, büyümeyi tetikleyici etkilerinin olması beklenebilecek savaş ekonomisinin, yani hem askeri harcamaların hem de imha edilmiş kent merkezlerinin kentsel dönüşüm projeleri üzerinden yeniden inşasının çarpan etkilerinin bu fasit dairenin ivmesini yavaşlatıp yavaşlatamayacağını önümüzdeki dönemde gözlemleyeceğiz. Ama kentsel dönüşüm projelerinin başlaması için çatışmaların sona ermesi gerekmekte ve önümüzdeki dönem için hiçbir tarafın böyle bir öngörüsü yok. Davutoğlu’nun tasfiyesinde bir etken olduğu iddia edilen ihtişamlı dev projelerin finansmanı için hazine garantisi meselesi de aslında krize yönelik, deyim yerindeyse “gaza basarak” bir önlem alma çabası olarak okunabilir.[3] Bu dev projelere uluslararası finansmanın bulunamaması, uluslararası sermayenin Türkiye’yi uzun vadeli bir yatırım alanı olarak görmediğine işaret ediyor. (Kuşkusuz bunun tek nedeni Türkiye’deki genel belirsizlik hali değil; küresel sermaye genel olarak ve özellikle 2008 krizinden sonra miyopik bir yönelim sergiliyor.) Ama burada da AKP’nin ekonomi kadrolarının dikkatli olması gerekiyor çünkü dev projelere hazine garantisi sağlanması gibi bütçenin keyfi kullanımlarının artması uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının olumlu bakmadığı ve dolayısıyla yabancı sermaye girişini olumsuz etkileyen edimler.

Merkez Bankası’nın faiz politikası çevresinde dönem dönem alevlenen tartışmayı da yaklaşan krizin bir başka emaresi olarak görmek mümkün. Cumhurbaşkanı MB’ye “faizi indirin” baskısını, genişleyen bireysel konut kredileriyle ayakta kalan ve krizin eşiğinde olan inşaat sektörüne doping sağlama kaygısıyla yapıyor olabilir. Burada tartışılması gereken mesele MB’nin bağımsızlığı değil (çünkü bu bağımsızlık pekâlâ sorgulanabilir), önerilen siyasanın ekonomik olarak mantıklı olup olmadığıdır. Üretmek için girdi ithalatına, ithalat için ise yabancı sermayeye ihtiyaç duyan, yani dış finansmana yapısal olarak bağımlı bir ekonomide, iç piyasaya yönelik canlandırma amacıyla yapılması zorlanan faiz indirimi, üretim ve tüketimi arttırmak bir yana, büyük bir olasılıkla, siyasetin ve savaş ortamının getirdiği belirsizlik de hesaba katıldığında, sermaye kaçışına neden olacaktır. Tam da bu nedenle her ne kadar mevzuyu düzenli olarak gündemde tutsa da Cumhurbaşkanı’nın vurucu hamleyi yapmadığı tek alan halen para politikaları olmaya devam etmektedir.

Özetlemek gerekirse, gerek “faizi indirin” baskısı, gerek dev projelere hazine garantisi meselesi, AKP’nin ikinci kanadının gelmekte olan kriz karşısında elini rahatlatma çabası olarak okunabilir. Ama günün sonunda, AKP’nin birikim rejimi ve başarısı, finansallaşma (borçlanma) yoluyla yapısal dış borç yükünü devletin omuzlarından özel sektör ve hane halkının omuzlarına aktarabilmesinden kaynaklanmakta (Karahanoğulları 2012). (Bunun siyasi ve ideolojik etkileri başka bir yazının konusu.) Bu nedenle, tüm neo-merkantalist söylemlerine rağmen, AKP’nin uluslararası finansal düzenden (ve onunla ilişkisini kuran neoliberal kanadından) kopması mümkün gözükmüyor.

Not. Bu yazıyı tamamladıktan sonra Mehmet Şimşek’in 22 Mayıs AKP 2. Olağanüstü Kongresi’nden sonra kurulacak hükümette yer almayacağı iddiaları dolaşıma girdi. Birikim rejiminin sorunları yapısal olduğu ölçüde, her ne kadar Mehmet Şimşek’in tasfiyesinin piyasalar üzerinde somut etkileri olma olasılığı güçlü olsa bile, yazının temel iddiasında ısrar etmemek için bir neden yok: AKP’nin neo-merkantalist ekonomi politikası ancak uluslararası finansal düzenin izin verdiği (özcesi, fiyatlandırdığı) çerçevenin içinde ve tahammül ettiği noktaya kadar uygulamaya konulabilir.

Kaynakça

Gürkaynak, Refet ve Selin Sayek-Böke. (2013) “AKP döneminde Türkiye ekonomisi,” Birikim 296, 64-69.

Karahanoğulları, Yiğit. (2012) “Neo-liberal popülizm: 2002-2010 kamu maliyesi, finans, dış ticaret dengesi ve siyaset,” Toplum ve Bilim, 123, 116-144.

Ruccio, David F. (2003) “Globalization and Imperialism,” Rethinking Marxism, 15(1), 75-94.

  • Yorumları için Ümit Akçay ve Kenan Erçel’e teşekkür ederim.
  • [1] Emperyalizmin ulus-devlet düzeninde yararlandığı manivelalar arasında şunları sıralayabiliriz: emek-gücü değerleri ve hammadde fiyatları, kârlılık oranları; faiz oranları ve döviz kurları arasındaki farklardan kaynaklanan arbitraj olanakları; sömürü oranlarını belirlediği için farklı ulusların emek piyasalarındaki yasal düzenlemeler arasındaki ayrışmalar; gene farklı ulus-devletlerin toplum-ekoloji ilişkilerini düzenleyen yasalar farklılıklar.
  • [2]Cumhurbaşkanı Ekonomi Başdanışmanı: Erken seçim olasılığı yok,” imc-tv, 5 Mayıs 2016, http://www.imctv.com.tr/cumhurbaskani-ekonomi-basdanismani-erken-secim-olasiligi-yok/
  • [3] “Davutoğlu’nun bırakmasının arkasında Erdoğan’la arasındaki hazine garantisi krizi mi var?” t24.com.tr, 6 Mayıs 2016, http://t24.com.tr/haber/davutoglunun-birakmasinin-arkasinda-erdoganla-arasindaki-hazine-krizi-mi-var,339474
Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında