ABD’nin Erdoğan’la ne alıp veremediği var? -

İlk bakışta yazının başlığıyla alakası olmadığı sanılabilecek bir hatırlatmayla başlayalım: Türkiye’de eski iktidar blokunun çözülmesinin neden olduğu bunalıma, devletin bütünlüğünün diktatoryal yöntemlerle “Reis”in bedeninde sağlanması girişimiyle cevap verilmesi, Bonapartist tipte bir olağanüstü devlet biçiminin oluşmasını gündeme getirmiştir. Hedef, Erdoğan’ın, iktidar blokuna dahil edilen sınıf ve fraksiyonların iktisadi ve siyasi güç kaynaklarına erişme koşullarını yukarıdan aşağıya belirler bir “mutlak hakem” konumuna gelmesidir. Bunun mantıki sonucu, “Reis”in şahsında merkezileşen yeni devlet sisteminin, mevcut siyasal-sosyal güçler karşısında ciddi bir hareket serbestisi, “aşırı” bir özerklik kazanmasıdır.

Konumuza gelelim: Vize yasağının neticede papaz alıp vermeyle hale yola sokulabilecek sıradan bir krizin parçası olduğunu söylemek gerçekçi değildir. Türkiye ile ABD ve Almanya gibi Batı Blokuna liderlik eden ülkeler arasındaki sürtüşmeyi pragmatizme, seçim hesaplarına, beceriksiz dış politika hamlelerine indirgeyerek izaha çalışmak da kolaycılık olacaktır. Dolayısıyla bu (mecburen kısa) yazıda, ABD ile Türkiye arasındaki ihtilafa yol veren gelişmelerin (Zarrab, korumalar, Gülen, Protestan rahip, YPG, S-400 vs.) bir çetelesini sunmaktan ziyade, Batı Blokunun Türkiye’de inşa halindeki şefçi rejimle alıp veremediğinin ne olduğuna dair bazı varsayımlar öne sürmeye çalışacağım.

ABD’nin Türkiye’deki şefçi rejimle ihtilafı, esas olarak en başta anılan “aşırı özerkleşme” kavramı etrafında açıklanabilecek iki ana başlık dolayısıyladır. Karl Liebknecht’in “Sürdürdüğü amaçlar ve görevleri bakımından, dış siyaset iç siyasetin devamından başka bir şey değildir” uyarısını aklımızda tutarak bu iki alanı “iç” ve “dış” diye ayıralım.

‘Harici Bedhahlar’

Uluslararası sistemde ABD’nin göreli gerileyişi dolayısıyla gündeme gelen hegemonya bunalımı, rekabetçi ve istikrarsız bir uluslararası sistem anlamına geliyor. Bu durumun küresel siyasal mimaride yol açtığı “hegemonya boşluğu”, yakın geçmişte Türkiye’deki siyasal iktidarın manevra kabiliyetini artıran bir işlev gördü. Ancak AKP hükümetleri bu alanı, Türkiye devletinin iktisadi-siyasal kapasitesini zorlayacak ve onu Batı Blokunun kimi öncelikleriyle ters düşecek bir hevesle kullanmaya kalktı. Siyasal iktidar, uluslararası sistemdeki “Özerk hareket alanını genişletme” arayışında “ideolojik” bir liderlik görüntüsü vermeye başladı ve “büyük güçler” nezdinde giderek öngörülemez-güvenilemez bir aktör halini aldı.

Mesele AKP’nin ideolojik tercihlerinden ibaret değil elbet. 2008 kriziyle birlikte Avrupa ihracat piyasası daralırken Ortadoğu’ya yönelme, AKP’nin, özellikle kendi “organik” burjuvazisi açısından krizin etkilerini hafifletmeye yönelik bir hamlesi oldu. Arap ayaklanmaları sonrasındaysa bu çizgi (Obama yönetiminin bölgeden kısmi çekilişiyle oluşan boşlukta), iyice “agresif” bir mahiyete büründü. Ancak bir “emperyal” aktör olmanın hiçbir altyapısal donanımına sahip olmadığı gibi, esnekliğini de sergileyemeyen AKP’nin bir “model” olarak parladığı süreç hızla boşa çıktı.

Paradoksal olarak, ABD’nin boşalttığı alanı, yine ABD’nin onay ve desteğiyle doldurma şeklinde özetlenebilecek alt emperyalist bir güç olma hedefinin akamete uğraması, “özerkleşme” arayışını daha da ajite etti. Kürtlerin Irak ve Suriye’deki kazanımlarının durdurulmasının bir ulusal beka meselesi olarak görülmesi, tam da eski iktidar blokunun parçalandığı koşullarda Erdoğan’a, söz konusu kaygının devlet katında yarattığı kolektif reaksiyonun sözcüsü olmak iddiasıyla güç verdi. Türkiye’de iktidar blokunun yeniden örgütlenmesinde, muhalefetin hizaya çekilmesinde, ordunun bütünlüğünün sağlanarak kontrol altında tutulmasında “Kürt koridoru” tabiriyle anılan jeostratejik kaygının kışkırttığı şoven seferberlik, kilit bir rol oynadı.

Bu durum, hariciyede Batı Blokundan belli bir özerklik kazanma arayışını daha reaksiyoner ve öngörülemez bir muhtevaya kavuşturdu. Mevcut siyasal iktidarın manevra alanı konjonktürel olduğu için sürekli zikzaklara, savrulmalara neden oluyor. Neticede Türkiye Atlantik ittifakına “sistemik” diye tarif edilebilecek bağlarla bağlı ve “Avrasyacı” bir dönüş istense dahi “ha” deyince olacak şey değil. Ancak uluslararası sistemin öngörülemez tektonik kaymaları mümkün kılabilecek şekilde kırılganlaşması, Türkiye’de siyasal liderliğin “özerkleşme” istidadı ve devlet katındaki “yerli ve milli” ittifaklar mimarisi, önceden tahmin edilemeyecek ihtimalleri ister istemez gündeme getiriyor.

‘Dahili Bedhahlar’

Bonapartçı girişim, yani Marx’ın deyişiyle “Yürütme gücünün toplumu kendine tabi kılması”, tüm toplumun siyaseten pasifize edilmesi anlamına gelecektir. Bu, hakim sınıf ve devlet içi hiziplerin şefe kesin olarak biat etmeyen kesimlerinin de terbiye edilmesini gündeme getirmektedir. Bunun konumuzla ne ilgisi var diye soranlar olabileceği için bir hatırlatmada bulunalım: Emperyalist bir güç ulusal iktidar blokuna otonom bir toplumsal-siyasal güç olarak doğrudan katılmaz, ona kendini doğrudan dayatmaz. Bunun yerine onun bir ulusal iktidar blokunu etkileme gücü, sermayenin şu ya da bu fraksiyonu ya da çeşitli devlet içi hizipler aracılığıyla gerçekleşir. Bu fraksiyon ya da hiziplerin siyasal etki ve gücüyle dolayımlanır. Şefçi yeni rejimin devletin birlik ve bütünlüğünü onu Erdoğan’a teslim ederek sağlamaya girişmesi, işte bu dolayımı, yani iktidar blokuna bu dolaylı müdahale ve etki biçimini riske sokan bir gelişmedir.

Erdoğan’ın sermaye sınıfını (Toplumsal ve ekonomik olarak değil ama) “Siyaseten mülksüzleştirmeye” girişmesi, özellikle de Batı Blokuyla tarihsel bağları olan sermaye kesimlerinin siyasal etki ve müdahale kapasitesini akamete uğratarak kendine tabi kılması, bu blokun önder ülkelerini potansiyel olarak rahatsız edebilecek bir girişimdir. Devletin reise bağlanması, devlet aygıtının iç merkezileşmesi ve süreklileşmiş tasfiyeler, devlet katında daha doğrudan müdahil olma kanal ve imkanlarını da riske sokmaktadır. (Bu bakımdan tutuklanan konsolosluk çalışanının polis aygıtıyla bağlantı sağlayan bir konumda olması kritiktir.)

“Reis’in” devlet olması ve yeni iktidar blokunu yukarıdan aşağıya inşa eden bir “mutlak hakem” konumuna gelmesi, ABD’ninTürkiye’deki iktidar bloku nezdindeki etki ve gücünün de yeniden tanımlanması anlamına gelecektir. Dolayısıya ABD açısından Türkiye devletinin siyasal karar alma süreçlerini etkilemeye dönük geleneksel kanalların hiç değilse bir bölümünün tıkanması gibi bir potansiyel “tehdit” söz konusudur. Bu durumun mantıki sonucu, söz konusu etki ve müdahalenin dolayımlanarak değil, doğrudan “Reis” ile anlaşıp uzlaşma yoluyla realize edilmesidir. Erdoğan’ın istediği budur; tek ve tartışmasız muhatap olarak kabul edilmektir. Yani o güya antiemperyalist demagojiye karşın amaç, kopuş filan değil, bu merkezlerle dolayımsız-doğrudan pazarlık ve uzlaşı gücüne kavuşmaktır. Reis’in artık Türkiye devleti demek olduğunun kabul edilmesi, ilişkinin de bu temelde birebir yürütülmesi gereğine ikna olunmasıdır.

Sonuç olarak, bu iki alanda güç dengelerini hesaba katan bir yeni denge ya da konsensüs oluşmadıkça Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde bir “normalleşme” mümkün görünmemektedir. Kesin olan, meselenin demokrasi ya da antiemperyalizm ve bağımsızlık gibi mefhumlarla alakasının olmadığıdır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar