24 Haziran dayatması ve toplumsal muhalefet -

Yine ve bir kez daha, en asgari en göstermelik demokrasi kuralları dahi çiğnenerek alınmış bir seçim kararı önümüze fırlatıldı. Kendi bekâ mücadelesi etrafında toplumu seçimlerden seçimlere sürükleyen iktidarın aldığı bu karar, birkaç yıldır dozunu arttırdığı zor ve dayatma siyasetinin bir başka biçimi.

Fakat 24 Haziran için alınmış böylesi bir seçim kararı, geniş toplumsal kesimlerde herhangi bir karşılık bulmuyor. Sürekli bir seçim enflasyonu içinde, seçim sistemine dair ciddi güvensizlikler sürerken iktidarın dayattığı bir seçim gündemde. Sürekli bir ‘hadi seç!’ baskısı. ‘Sonuçları beğenmedim bir daha seç!’ ‘Sonuçlar tatmin etmiyor bir daha seç!’

Yaşadığımız baskı ve sansür altında seçimlerin kendisi demokratik muhtevasını yitiriyor ve iktidarın elinde bir araca dönüşüyor. Seçimler, iktidarın istediği gibi eğip büktüğü, küçük hesaplarla istediği zaman gündeme taşıdığı anlamını yitirmiş birer araç haline geliyor.

24 Haziran için alınan ‘erken’ seçim kararı da bu araçsallaştırmanın en açık örneğidir.

Bunlarla birlikte, bu seçim kararının iktidar kanadında da kolay biçimde gerçekleşeceği sanılmamalı. Daha bir yıl önce, referandum sürecinde iktidarın sönük ve zayıf geçen seçim kampanyasına tanık olduk. İktidar daha önceki tecrübeleriyle seçim çalışmalarını kotarmaya çalışırken Hayır kampanyasının gerisinde kalan bir seçim çalışması yürütmüştü. Üstelik anayasa değişikliği önerisinin yol açacağı hiçbir değişiklik savunul(a)mamıştı. ‘Meclis güçlenecek’, ‘cumhurbaşkanı yargılanacak’, ‘güçler ayrılığı ilkesi işleyecek’ gibi yalanlar üzerine kurulu bir seçim çalışması yapılmıştı. Referandum sonuçlarının kendisi tüm bunları açığa çıkaran bir tablo ortaya koydu. Başkanlık sistemi için çoğunluk oluşturulamadı ve 16 Nisan referandumu Türkiye siyasi tarihine en şaibeli seçimlerden biri olarak geçti.

Referandum sonuçlarına karşı başkanlık sistemini garantiye almak

Ülkenin yarısının, en az %48’nin, karşı olduğu başkanlık sisteminin dayatılması ve işletilmesi kolay görünmüyor. Şimdi garanti altına alınmamış bu sistem için tekrar seçimler gündem ediliyor. AKP genel başkan yardımcısı Hayati Yazıcı seçimlerle ilgili şunları diyor:

‘Seçimlere kadar yapacağımız çalışmaların özü bir anlamda alan temizliği yapmak. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişi sağlayacak, Cumhurbaşkanının Anayasa’da kendisine verilmiş kararnameyle düzenleme alanıyla ilgili hukuksal sorunlara yol açmadan, rahat çalışmasını sağlayacak alan temizliği yapacağız. Kanunlar çatışması olmasın, Anayasal normlar arasında bir ihtilaf zuhur etmesin amacıyla.’[1]

Başkanlık sistemi için gerekli ve yeterli yanıtı bulamayan iktidar, bunu garantilemek istiyor. Hukuksal ve politik anlamda gerginlikler ve çatışmalara mahal vermek istemiyor.

7 Haziran’dan beri başkanlık sistemi için istediği onayı bulamayan, sayısal olarak yeterli oranlara ulaşamayan, ülkeyi tek başına yönetemeyeceği anlaşılmış, kaderini inişli çıkışlı dönemlik olaylara, operasyonlara, girişimlere bağlayan hırçın-saldırgan bir iktidar var karşımızda. Referandum sonrasında hızlanan tasfiyeler, yenilemeler, arayışlar, hiçbir şey yokmuş, her şey normalmiş gibi yapılan açıklamalar ve alınan kararlar bu hırçınlık ve saldırganlığın sonucu.

24 Haziran da bu sürecin bir parçası olarak ‘seçim’ adı altında gündem edilen bir dayatmadır. Ve her şeyden önce en başta bunu teşhir etmek ve yayınlaştırmak gerekir.

Seçim atmosferi ve muhalefetin açabileceği alanlar

Bununla birlikte içinden geçtiğimiz koşullar altında, bu dayatmaya karşı olmak, yine seçim sürecinin açacağı siyasal zemin üzerinde ifade bulacaktır. Seçim sürecinin yaratacağı atmosfer, muhalefetin sözünü yükseltmesi ve varlığını göstermesi açısından bir alan açacaktır.

Siyasetin seçim oranlarına / sayılara ve hukuka dayanmadığı, sadece ve sadece iktidarın sesinin yükseldiği sansür koşullarında, sokaklara ve meydanlara kendi sözünü ve rengini taşımak muhalefet açısından hâlâ önemli görünüyor. Çünkü her şeye rağmen, sokaklar ve meydanlar muhalefetin daha rahat olduğu, geniş kesimlerle yan yana gelebildiği, sözünü aktarabildiği zeminler.

Önümüzdeki süreçte yerellerde iktidarın kutuplaştırma siyasetini boşa çıkaran ittifaklara açık, ezberleri bozan siyasal bir dil oluşturmak ve bunu kalıcı kılmaya çalışmak da önemli. Nitekim referandum sürecinden edinilmiş kimi deneyimler oluşmuş durumda. Bunları hatırlamak ve bunlar üzerine yılmadan ve inatla birikimler koymak için çabalamak gerekiyor.

Geniş politik birliktelikleri kurmak için ezberlerle malul, yeni duruma uyarlanamayan siyasal kavramsallaştırma ve formülsüzlükleri bir kenara bırakmaya açık olmak gerekiyor. Çünkü sürekli bağlar kurmaya ve daha az ezberle daha ortak olana hitap etmeye ihtiyaç var.

Seçim sürecinde yerellerde düzenlenecek, pratik içinde belirlenecek siyasal eylemlikler, bir ölüm kalım meselesi olarak değil fakat tam bir kararlılıkla ve inatla sürdürülmesi gereken bir siyasal duruşa örnek olabilir. Özellikle de seçim sonrası için…

24 Haziran sonrası ve siyasal bağlar

Seçim sonuçlarının kendisi kadar, bu süreçte nasıl durulduğu ve asıl olarak iki ay sonrası için ne önerildiği de belirleyici olacak.

Gezi ile sokağı ve ardını görmüş, 7 Haziran ile temsili demokrasinin sınırlarını fark etmiş, 15 Temmuz sonrası ve 16 Nisan’da bir kere daha hukukun nasıl işle(me)diğine tanık olmuş kesimlere seçimlerden sonrasına işaret eden politik bir hat ve adres göstermek temel bir siyasi sorumluluk ifade ediyor çünkü.

Meclis tarzı oluşumlar ise sadece seçim dönemlerindeki alternatifler olarak değil iki ay sonrasında da devam edecek, geniş siyasal ittifakların kurulup devam edeceği daha da önemlisi yerellerde bağlar kurmaya açık, dayanışma ve birliktelik zeminlerinin örnek birer adresi olarak görülebilir.

Olan biten her şeyin sonuçlarını hayatlarında somut olarak yaşayan kesimlere temas etmek ve onlara seslenmenin koşullarını yaratmak için, en küçük şeyleri bile imkana çevirmenin araçlarını zorlamak dışında daha iyi bir seçeneğimiz yok.

Zorlaşan hayat koşullarında fakirleşen kitleler, borçlu kalarak hayatını idame ettirebilen geniş kesimler, iş bulamayan gençler, her yeri inşaat sahasına dönmüş kentte var olanları korumaya çalışanlar, yaşam tarzı nedeniyle dışlananlar, bu toprakların kötü mirasını ağır yük olarak sırtlarında taşıyan Kürtler, hakları ve varlıkları gasp altındaki kadınlar… Bu kesimlere seslenmenin ve her ne olursa olsun kararlı, inatçı bir duruşu ve gerçekleri göstermenin gerekliliği ortada duruyor.

[1] https://www.ntv.com.tr/turkiye/hayati-yazicidan-100-bin-imza-ile-adaylik-ile-ilgili-aciklama,ORDTiXYYGk6v8mFO9m3Dhw

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında