20 yıllık mücadele iki günde biter mi? – Cemil Aksu -

Bu soruya kolaylıkla “hayır” yanıtını verebiliriz. 15-17 Şubat günlerinde yaşanan direnişe rağmen AKP hükümetinin kararlılıkla Artvin halkının üstüne saldığı polis ve jandarma zoruyla şirketin araçları, Cerattepe’ye çıkmayı başardılar.

Devlet, bütün gücüyle, “milletin a… koyacağım” diyen Mehmet Cengiz’in bekçi köpekliğine soyunarak, yüzde 90’nı madene karşı olan (bunların bir kısmı maalesef AKP’ye oy verenler) Artvinlileri hiçe saymıştır. Bununla beraber, 15-17 Şubat’ta yaşanılan mücadelenin bir “an”ı, bir muharebe anı ve bu “an”da yenilmiş olsak da mücadelenin bittiği, yenildiği anlamına gelmez bu. Sadece artık başka araçlarla ve yeni bir tarzda mücadelenin devam edeceği, ettirilmesi gerektiği anlamına geliyor.

Yeni bir dönem başlıyor. Fakat bu yeni dönemin mücadele görevlerini layıkıyla yerine getirmek için şimdiye kadarki mücadele tarzı ve örgütlenmesinin deneyimlerini doğru değerlendirmek zorundayız.

Nerede Eksik Kaldık?

Çevre hareketinde genel olarak iki tarzın olduğunu söyleyebiliriz. Biri devleti, hükümeti paranteze alan, (aslında artık devletin, hükümetin takmadığı) “hukuk” dışına çıkacak her türlü eylemden kaçınan, şirketi hedef alırken hükümete devlete en fazla dolaylı yoldan söz söyleyen bir tarzla diğeri meşru mücadeleyi esas alan, şirketi olduğu kadar hükümeti de hedef alan ve bu yolda gerekirse şiddeti de kullanan bir hat var.

Bu iki hat da değişik yer ve zamanlarda başarı elde etmiştir ve dolayısıyla karşı karşıya konarak birini tercih etmek gerekir demek yanlış olur. Bu iki tarzı da yerinde ve zamanında kullanma becerisi gösterilmesi gerekir. Aksi durumda birinde marjinalleşme diğerinde de bürokrasi ve hukuk koridorlarında enerjinin boğulması tehlikesi ile karşılaşılabiliyor. Hangi mücadele tarz ve araçlarının nerede ve ne zamanda devreye sokulması gerektiğine karar vermek için de gelişmeleri dikkatlice izlemek gerekiyor.

Çevre hareketinde, birinci hattı temsil eden, Yeşil Artvin Derneği’nin ayrı bir yeri var. Uzun soluklu bir dernek olması kadar mücadele tarzı bakımından da öyledir. Dernek oldukça kurumsal bir geleneğe sahip. Yaptığı her işte bütün Artvin’in konsensüsünü arayan, siyaset üstü olmayı ve siyasetleri kendi bünyesinde birleştirmeyi esas alan, büyük oranda hukuk alanında direnişi ören, bu yolla bürokrasi üzerinde baskı kuran bir tarzı temsil ediyor. Bu tarzda mücadeleyi şimdiye kadar başarıyla sürdürdüler.

15-17 Şubat’ta, aslında epey zamandır beklenen hamle geldi ve devlet bütün gücüyle şirketin işe başlamasını sağlamak için harekete geçti. Polis ve jandarma eşliğinde iş araçları maden sahasına çıkarıldı. Artvinlilerin direnişi polis ve jandarma müdahalesini durdurmaya yetmedi.

Bu sonucun, Artvinlilerin yeterince cesur ve kararlılıkla direnmediğinden değil, şimdiye kadar süreci başarıyla getirenlerin bu son hamleye yeterli hazırlık yapmamış olmalarından, “kırın geçirin” diyen devletin karşısına hala eski yöntemle direnmeye çalışmalarına, fiili direnişi güçlü bir şekilde örerek, halkın inisiyatifinin önünü açmak yerine, Cerattepe’ye çıkan yollarda barikat barikat direnen Artvinlilerin direnişini “yukarıda bir şey yapılamaz, herkes kent merkezine gelsin” denilerek–hiç de inandırıcı olmayan- bir milletvekilini çözüm iradesi olarak öne çıkarmalarından kaynaklandığının altını çizmek gerekir.

Yenilgiyi kişilerin cesaret eksikliğinde değil siyasal kavrayış eksikliğinde aramak gerekir. 20 yıldır kararlılıkla mücadele edenlerin niyetinden cesaretinden şüphe etmek büyük haksızlık olur. Fakat değişen koşulları gözardı ederek mücadeleye eskiden olduğu gibi devam etmeye çalışmanın bize zafer değil yenilgi getireceğinin de belirtilmesi gerekir. Artvin’deki direnişin de bu perspektiften değerlendirilmesini yapmak lazım.

Yeni Durum: AKP’nin “Hukuk” Dışı Vesayet Rejimi!

Özellikle son on yılda AKP hukuk ve bürokrasi alanında büyük bir dönüşüm yarattı. Bu dönüşümün en vahşi ve kuralsız olarak gerçekleştiği alanlardan biri “doğanın/çevrenin korunması ve kollanması” ile ilgilidir. Darbe ile yapılmış olsa bile, eski Anayasa ve yasalarda “doğanın korunması, kollanması”nı esas edinen bir yaklaşım sözkonusu iken AKP’nin inşaat ve enerji alanındaki neoliberal politikaları bu durumu tamamen ters yüz etti. AKP neoliberal anlayışına bağlı olarak, “kamu yararı” ilkesini ortadan kaldıran ve mahkemelerin bu konuda karar verme yetkilerini ellerinden alan, doğayı, “kamu yararını” değil şirketi ve şirketin karını korumayı esas alan bir hukuk alanı tesis etti. AKP’nin son 10 yılda çıkardığı başta enerji piyasası yasası olmak üzere, ÇED yönetmelikleri, mera yasası, köy yasası, tabiatı koruma yasası, turizm yasası vb. hepsi bu temel ilke üzerine kurulmuştur. Bütün bu süreç içinde halkın mahkemeler aracılığıyla kamusal karar alma süreçlerine dahil olmasının önünde sürekli engeller çıkarılmıştır. Bütün bunlara rağmen, yine de bazı hukukçuların siyasi iktidarla ters düşmeyi göze alarak halktan ve doğadan yana karar verdiğinde de, başka hileler devreye sokulmuştur.

AKP’nin hukukta yarattığı dönüşümün bir ayağı da, devlet bürokrasisinin tamamıyla kendisine itaat edecek şekilde kadrolaştırmasıdır. Bu kadrolaşma sayesinde, kendisine sorun çıkarabilecek olanları etkisiz hale getirerek “kraldan çok kralcı” bir bürokrat tipini hakim kılmıştır. AKP’nin hukukta ve bürokraside vesayetini kurmasıyla artık sadece kendisinin dediklerinin yasa değeri kazandığı bir rejim kurulmaya başlandı.

Dolayısıyla en başta kavranması gereken şey, hukukun herhangi bir eyleme, bir hak talebine meşruluk kazandırıcı bir araç olmaktan çıktığıdır. Artvin halkının direniş için meşruluk arayacağı kaynak, kendi iradesidir. 15-27 Şubat günlerinde karşılarındaki polis ve jandarmanın “dost” olmadıklarını öğrendikleri gibi, karşılarında “dost” bir devlet ve hukukun da olmadığının kavranması gerekir. Bunu, kendilerini “terörist” ilan eden hükümetin borazanlarının yazdıklarında, “kırın geçin” diyen İçişleri Bakanının sözlerinde görmeleri zor olmasa gerek. Dolayısıyla, “biz vatan haini değiliz”, “burası güneydoğu değil” yakınmalarının hiçbir anlamı yoktur. Bu hükümet için, vatan, “Cengiz Holding’in kasalarıdır, evlerine sakladıkları ayakkabı kutularıdır. Dolayısıyla, “hukuk dışına çıkmayalım, meşruluğumuz kaybederiz”, “aramızda provokatörler var” söylemi, boş bir söylemdir.

Buradan çıkarılacak tek sonucun devletin ve şirketin şiddetine karşı sadece şiddetle karşı konması gerektiği önermesi değildir. Bilakis birçok mücadele biçim ve araçlarını aynı anda kullanarak devleti ve şirketi Artvinlilerin, insanlığın ve Doğa Ana’nın istekleri doğrultusunda davranmaya mecbur bırakacak yeni bir hukukun inşa edilmesi gerekir.

Daha Fazla Halk İnisiyatifi Daha Fazla Direniş

Bu amaç doğrultusunda kısa ve uzun vadeli eylem planlarının hazırlanması gerektiği açık. Kısa vadede yapılabilecek çok şey var. Bunların başında da, Artvin’in geleceğine kastedenlerin, şirkete kol kanat gerenlerin teşhir edilmesi, boykot edilmesi, başta vali olmak üzere yetkililerin istifası talebinin yükseltilmesidir. Cerattepe’de maden işletmesine karşı olduğunu şifaen ifade eden Belediye Başkanı da unutulmamalıdır.

Eğer Cerattepe Artvin için ölüm kalım meselesi ise, şirketin Cerattepe’den sökülmesi için tüm hayatın durdurulması gerektiği de açık. Eğitimin boykot edilmesinden grevlere kadar birçok yol bu amaçla düşünülebilir. Şirket araçlarının engellenmesi, çalışanlarının teşhir edilmesi ve dışlanması, günün farklı saatlerinde yapılacak eylemlerle şirketin güvenlik güçlerinin rahatsız edilmesi gibi yıldırıcı, işi geciktiren eylemler de düşünülmelidir. Kent merkezindeki bu eylemlerle beraber, en büyük enerjinin şirketi Cerattepe’de de rahat bırakmamak için harcanması gerektiği de çok açık.

Diğer taraftan Cerattepe’ye karşı mücadeleyi sadece Artvin merkeze hapsetmek de büyük yanılgı olur. Cengiz Holding’in Artvin’de başka yerlerde de faaliyetleri var. Geçen yıl, şirketin Cerattepe’ye çıkma girişimine karşı Murgul’daki işçilerin iş bırakma eylemini hatırlamak gerekir. Keza Hopa’daki termik santralin de Cengiz Holding tarafından satın alındığı, burasının Cerattepe’deki madenin işlenmesi için kullanılacağı bilinmektedir. Daha genelde ise, maden çıkarılmak istenen ormanlık alanın küresel önemini akıldan çıkarmamak gerekir. Dolayısıyla herkes, Cerattepe direnişinin lokal bir direniş olmadığı gerçeğine uygun olarak davranmalıdır.

Bütün bu eylem çeşitliliğini sağlamak için fikir ve örgütlenme çeşitliliğini de sağlamak gerekir. Bu başarıldığı zaman zaten halk bütün yaratıcılığı ile eyleme geçecektir. Hem ülkemizdeki hem de dünyadaki halk mücadelesinin deneyimleri bu açıdan bize epeyce ders sunmaktadır. En başta Gezi süreci ve birilerinin sürekli “vatan haini” “terörist” diyerek ötekileştirdiği Kürtlerin AKP’nin vesayet rejimine karşı direnişlerine bakmak lazım.

Artvin’deki en önemli başarının mücadelenin şimdiye kadar tek elden sürdürülebilmiş olmasıdır. Fakat bu tarzın bir hiyerarşi yarattığını, aynı zamanda mücadelenin bütün sorumluluğunun ve kaderinin belli başlı kişilerin inisiyatifine bağlanmasına neden olduğunu da fark etmek gerekiyor. 15-17 Şubat günlerinde de gördüğümüz gibi, inisiyatif büyük orana bir milletvekiline bırakılmış, kitle inisiyatifsizleştirilmiştir. Artvin’in ve kendilerinin geleceği hakkında söz ve eylem hakkını kullanmak isteyen Artvinlilerin inisiyatif geliştirmek için forumlardan, belli işlere göre özelleşmiş komitelere kadar birçok örgütlenme yapmaları gerekiyor.

Birkaç gündür Artvin’de yaşananlar, tam da bu açıdan mücadelenin daha da alevlenerek büyüyeceğinin işareti sayılmalıdır.

———-

Bu yazı ilk kez Etkin Haber Ajansı (etha.com.tr) sitesinde yayınlanmıştır.

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında